Asyalılar,
öğrencilerini Bilgi Çağı’na hazırlama çabası içindeler. Yaratıcılık
öğretilebilir mi?
Dorinda Elliott (Newsweek
Dergisi, 6 Eylül 1999, Sayfa: 56-59)
Hoş olmayan bu törenler,
bölge okullarındaki eğitim sisteminin çöküşüne neden olan sorunu açıkça ortaya
koyuyor. Ne olmuştu? Asyalılar, her zaman çocuklarına çok iyi eğitim vermeleri
ile gurur duymuşlardır. Asyalılar, kararlı ebeveynlerinin zorlamaları nedeniyle
dünya çapındaki Fen ve Matematik yarışmalarında en yüksek notları almaktadırlar.
Ancak, Tokyo’dan Taipei ve Singapur’a kadar uzanan alandaki hükümetler,
çocuklarının çok sayıdaki sınav ve aşırı stress nedeniyle, düşünme ve
yaratıcılığı ön planda tutan bilgi çağına yeterince hazırlıklı olmadıklarını
anlamaya başladılar. Reform yanlısı eğitimciler de benzer şikayetlerde
bulunmaktadırlar. Koreli bir öğrenciden yaratıcı bir makale yazması, veya Japon
bir öğrenciden şaşırtıcı, zor bir soru sorması ve hatta Hong Kong’lu bir
öğrenciden sadece bir soru sorması istendiğinde, büyük bir olasılıkla yazılı
metne bakmadan yapamazlar.
Singapurlu tecrübeli bir bürokrat olan Kishore Mahbubani, ki
kendisi halen ABD Büyükelçisidir, iki yıl önceki bir konferansta şu zor soruyu
sormuştur: “Asyalılar düşünebiliyor mu?” Bu, kendinden şüphe etmenin bir işaretiydi.
Yıllar boyunca Singapurlu liderler, okullardaki ve işyerlerindeki düzen ve
disipline dayalı Asya değerlerinin, Batı anlayışlı özgürlüklerden daha üstün
olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu yaklaşım, tüm Asya’da, kendileri yerine
patronlarının düşünmesine izin veren, itaatkar işçilerin ortaya çıkmasına neden
olmuştur. Hükümetler, üretim hatlarına, gözalıcı gökdelenlere ve hatta okul
binalarına yatırım yapmışlardır. Ancak, öğretim yöntemleri ve öğretmen
yetiştirme gibi önemli konular gözardı edilmiştir. Sonuç: Asyadaki okullar o
kadar ihmal edilmiştir ki, birçok ülkede çocuklar son derece kalabalık,
patlamaya hazır sınıflarda sadece yarım gün eğitim görmektedirler. Asyalı
öğrenciler, sıkıcı cevapları ezberlemekten, düşünmeyi öğrenmeye zaman
ayıramamaktadır. Düşünme, Asyadaki birçok sınıfta ikinci planda kalmaktadır.
Birçok Asya hükümeti, bu sorunların temel nedeninin sınavlar
olduğu sonucuna varmıştır. Tayvan’da demokrasinin gelmesi, kamuoyunda eski moda
otoriter okullar üzerindeki tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Hükümet,
öğrenciler için bir ızdırap kaynağı olan üniversite sınav sistemini 2002
yılında kaldırmayı planlamaktadır. Üniversite giriş sınavı, yıllardır Tayvanlı
gençlerin kaderini belirleyen tek faktör olmuştur. Öğrenciler, iki yıl boyunca
akşam okullarına da devam ederek sınava hazırlanırlardı. Ancak, okuldaki iyi
davranışları veya çok çalışmaları, sınavda başarısız olmaları durumunda hiçbir
şey ifade etmezdi. 19 yaşındaki James Kwan, geçen yıl üniversiteye giriş
sınavında başarısız olunca kendinden utandığını ifade etmiştir. Basketbol
oynamayı bırakarak tüm zamanını sınava yeniden hazırlanmak için ayıran James,
ikinci denemede başarılı oldu. “Gerçekten benim için zor bir dönemdi” diyor
James. Önümüzdeki yıllarda üniversiteye girişte, Amerika Birleşik
Devletleri’nde öğrencinin bilgiyi analiz etme becerisini belirlemek amacıyla
verilen SAT sınavına benzer yapıda yapılması düşünülen belirli alanlardaki
yetenek sınavları sonuçlarının yanı sıra, öğretmenlerin tavsiye mektupları da
göz önüne alınacaktır.
Tüm bu reformlar, akla yeni
sorular getirmektedir. Bazı Tayvanlı ebeveynler, tek sınav sisteminin iptali
halinde sistemin adil olma özelliğini kaybedeceği konusunda endişe duymaktadır.
Bazı okullar, aileler ve öğretmenlerden oluşan komiteler kurarak tavsiye
mektuplarının kontrol edilmesi yoluyla herhangi bir suistimali önlemeyi
amaçlamaktadır. Taipei Şehri Ebeveynler Birliği başkanı Lai Hsiu-chi, kayırma
ve ayrımcılık sorunları üzerinde kesinlikle durduklarını ifade ediyor ve
şunları ekliyor: “Tayvan’da çalışan sınıfa mensup insanlar birbirlerinin
haklarına gün geçtikçe daha fazla saygı gösteriyorlar. Sesleri daha fazla
yükselmeye başlayan bu grubun bunu etkin olarak kullanacağına inanıyorum.”
Güney Kore de, katı üniversite giriş sınavını 2002 yılında
kaldırmaya karar vermiştir. Ancak, feodalizmin gelenekleriyle örülmüş eski
sistemler kolay kolay ölmemektedir. Demokrasinin Kore’ye gelmesine karşın,
hiyerarşik yapı hala yürürlüktedir ve gelecek vadeden iyi bir kariyer elde
etmenin tek yolu, üniversite diplomasıdır. Koreli veliler, hala chonji (içi para dolu beyaz zarflar)
kullanarak öğretmenlere rüşvet teklif etmektedir. Okullarda demokrasinin
yerleşmesi için savaş veren ve yenileşme yanlısı olan Öğretmenler Sendikası’nın
tüzel kişiliği, yasal olarak son zamanlarda tanınmıştır. Sendika liderlerinin
rüşvete karşı yürütmüş oldukları kampanya sonucunda, rüşvet sorunu da giderek
ortadan kalkmaktadır. Ancak aileler, standart bir sınav olmaması durumunda,
zengin veya torpilli ailelerin çocuklarının üniversiteye girişte daha şanslı
olacaklarından kaygı duymaktadırlar. Kore Eğitim Araştırma Enstitüsü
araştırmacılarından Im Youn-kee, “yeni üniversite giriş sınav sisteminin doğru
biçimde uygulanmaması durumunda, ortaöğretim kurumlarının yozlaşması sorunu
gündeme gelecektir” demektedir.
Eğitimle ilgili olarak kağıt üzerinde yapılan yenilikler,
şüphesiz bir gecede hayata geçirilememektedir. Eğitimi daha canlı yapabilmek
için alınan bir dizi tasarıya karşın, Güney Kore sınıflarındaki otoriter
yaklaşım hala sürmektedir. Geçen yıl bir ortaokul öğretmeni, dövdüğü öğrencinin
arkadaşları tarafından çağırılan yetkililerce gözaltına alınmıştır. Bir bölge
eğitim yetkilisi tarafından koyulan yeni kurallara göre, dövmek için 60 cm’den
uzun sopalar kullanılmayacak, yalnızca kimsenin görmediğinden emin olunan
durumlarda fiziksel cezalandırmaya başvurulacak ve öğrencilerin yalnızca “emin”
görülen yerlerine vurulacaktı. Sınavda başarılı olabilmek için dersanelere
giden veya özel ders alan Koreli öğrencilerin çoğu, günde yalnızca 4 saat kadar
uyuyabilmektedir.
Bilgisayarlar, bazı
ülkelerde çağdaş eğitime geçişin kısa yolu olarak kabul edilmektedir. Malezya,
tüm okulları bilgisayar ve İnternet ağlarıyla donatmak için Çağdaş Okullar
Programı adı altında bir girişim başlatmıştır. Malezyalı bir avukat, “işin
donanım kısmını halletmek kolay; zor olan kısmı yazılım, yani insanları
düşündürmek” diyerek, Hukuk fakültesinden yeni mezun olanların global
düşünebilmeye ilişkin en ufak görüşleri olmadığından yakınıyor.
Malezya, dogmatik öğretimden uzaklaşarak öğrencileri, kendi
öğrenme hızlarına göre öğrenme özgürlüğüne kavuşturacak yeni bir anlayışın
gerekliliğini anlamıştır. Eğitime ilişkin reform çalışmalarının
şekillendirilmesine katkıda bulunan iş adamı K.J. John, şunlar söylemektedir:
“Gelecekte öğrenciler yemeğe tatlıyla başlayabilecek ve kimse buna hayır demeyecektir. Eski paradigmanın
bir işlevi kalmamıştır.” Ancak tutucu ebeveynler, yeni özgürlük ve teknoloji
anlayışının, çocuklarını İnternetteki pornografi gibi tehlikelerle karşı karşıya
bırakacağından kaygı duymaktadırlar. Eğitim Bakanı Najib Razak, Newsweek dergisine verdiği demeçte, “Bir
devrim gündeme geldiğinde, tüm toplumların değişimden korktuğunu” dile
getirmekte ve şunları eklemektedir: “Ancak, fazla seçeneğimiz yok. Yaratıcı insanları
üretebilecek bir eğitim sistemine sahip olamadığımız zaman kaybederiz.”
Hong Kong, hala yetersiz olan okullarını geliştirebilecek bir
planı uygulamaya koyabilmek için çaba göstermektedir. Derslik ve öğretmen
yetersizliği nedeniyle, genellikle 12 yaşın altındaki çocuklar ancak yarım gün
eğitim alabilmektedir. Hükümet, bilgisayarlara yatırım yapmayı ve geçti-kaldı
ölçütlerine dayalı üniversiteye giriş sınavını kaldırmayı planlamaktadır. Ancak,
okullar kendilerini, Hong Kong’un sömürge sonrası bir Çin kenti olarak verdiği
kimlik arayışı mücadelesi içinde bulmuşlardır. Devlet Başkanı Tung Chee-hwa ve
resmi yetkililer, vatanperver bir tutumla, Hong Kong’taki okullarda daha fazla
Çin dili ve kültürü derslerine gereksinim duyulduğunu belirtmişlerdir. Geçen
yıla kadar okullarda yarım yamalak bir İngilizce-Çince karışımı
öğretilmekteydi. Tung, öğretim dilini tekrar Çinceye çevirdi. Fakat birçok
öğretmen, bunun yerine, Hong Kong’un Singapur gibi rakipleriyle boy
ölçüşebilmesi için, ülkede daha fazla İngilizce öğretmeni çalıştırması
gerektiğini tartışmaktadır.
Asya okullarındaki tembellikten dolayı Konfüçyus’u suçlamak
hiçte zor değildir. Milattan önce 4. yüzyılda, Çinli filozof bir keresinde
şöyle demişti: “Ben iletirim, fakat yaratmam.” Ona göre eğitimin amacı yeni
şeyler üretmek yerine daha önceki Altın Çağ’da geliştirilmiş olan fikirleri
mükemmelleştirmekti. O yıllarda evrenin doğal düzeni hiyerarşiye dayanmaktaydı:
Oğullar babalarına saygı duyarlar, öğrenciler öğretmenlerinin söylediklerine
riayet ederler ve halk, iyiliksever ve otoriter imparatoruna boyun eğerdi. Töreler
yaşama hakimdi, ezbercilik ve sınavları geçme
yeteneği, hayatta başarılı olmak için yeterliydi.
Asya’da yaşayan elit toplum, modern dünyada başarıya ulaşabilmek
için ezberciliğin ötesinde birşeyler yapılması gerektiğini her zaman biliyordu.
Bu nedenle, kendi çocuklarını Batı’daki okullara göndermişlerdir. 1980’ler
boyunca ve 1990’ların büyük bir bölümünde Asya’daki değişim öylesine büyüktü
ki, hiç kimse gelecek için hazırlanma
gerekliliğini aklından bile geçirmiyordu. İleriyi görememe, herhalde en çok
Japon öğrencilerin mağduriyetine sebep olmuştur. Asyadaki çöküşün ardından,
umutların tükenmesi, ezbercilik ve sınavda başarılı olma baskısı sonucunda,
okullardaki devamsızlık ve şiddet kullanma oranı artış göstermektedir.
Japonya’nın katı bürokrasisinden Kore chaebol’inin hiyerarşisine kadar birçok sosyal alanda değişiklik
yapmadan, eğitim reformları bu gibi problemleri çözemeyecektir. Asya
ekonomileri tekrar toparlanırken, hükümetler bazı zor kararları almak zorunda
kalacaklardır. Hükümetler, sosyal kurumlarda revizyona gitmeden pek kaliteli
olmayan malları üreterek işlerine bir süre daha devam edebilirler. Ancak,
Asyalılar çağdaşlaşmanın yazılımı üzerine odaklaşıp, işe okullardan başlarlarsa,
her zaman için bildikleri “elbette Asyalılar düşünebilir” gerçeğini yeniden
keşfedecekler ve Tayvan’da bahar, yeni pirinç hasatından daha dramatik bir şey
getirmeyecektir.