Sayın Başkan,

Üniversitelerarası Kurul’un Değerli Üyeleri,

Değerli Meslektaşlarım, Değerli Arkadaşlarım,

Basınımızın Değerli Mensupları,

 

 

Bu toplantıda önce sizlere ve bu vesileyle de son günlerde yükseköğretim ile ilgili üzerinde durulan konularda yüce Türk Milletine bilgi arzetme fırsatını verdiği için Üniversitelerarası Kurul’un değerli başkanı Sayın Tunç Erem’e teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Değerli arkadaşlarım,

Sizlere üç konuda bilgi arz edeceğim. Bunların bir tanesi, mesleki teknik eğitimle ilgili son günlerde söylenenler ve bunun üniversite ve yükseköğretime girişle ilgili olan hususlar. İkinci konu, Türk yükseköğretiminin bugün geldiği durum ve üçüncü konu, Türk yükseköğretiminin ihtiyaçları. Bu konularda elimdeki bilgileri sizlerle, bu vesile ile de yüce milletimizle paylaşmak istiyorum.


            Değerli arkadaşlarım,

 Bizde mesleki ve teknik eğitim Avrupa ülkelerinde ve Kuzey Amerika’da olduğu gibi çok eski değil. Netice itibariyle bizim onlara bakarak gerçekleştirdiğimiz, kurumsal yapılar ve bunlar neredeyse tamamen Cumhuriyet’ten sonra kurulmuş kurumlar. Hatırlarsınız eskiden bizim çocukluk, gençlik yıllarımızda, sanat enstitüleri vardı. Bunlar fevkalade kısa yoldan gençlerimizi hayata hazırlarlardı. Arkadan bunların adları okula çevrildi ve ardından da 1973 yılında  çıkartılan  1739  sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ile hem genel liselerin hem de bu okulların adlarının tümü liseye çevrildi. Şimdi lisenin bir amacı var. Lise bizim Fransa’dan olduğu gibi aldığımız bir kavram, Napolyon’un getirdiği bir kavram. Napolyon biliyorsunuz bütün üniversiteleri kapatıp, hukuk, tıp, kamu yöneticisi, mühendis ve öğretmen gibi meslek insanlarını yetiştiren ‘büyük okul’ dedikleri Grandes Ecoles’ce ihdas etmiştir. Ve lise o zaman Fransa’da bu üst öğrenci hazırlayan, üst düzeyde, bizim anladığımız anlamdaki lisenin üstünde bir nevi fen edebiyat fakültesi gibi bir anlamı olan kurumdu. Şimdi ne olduysa oldu, bunların hepsinin adı lise haline getirildi. Dolayısıyla bugün bizi bağlayan mesleki teknik eğitim ve yükseköğretim ilişkilerini genel eğitim ilişkilerini düzenleyen metin 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’dur. Şimdi bunun size can alıcı maddelerini arzetmek istiyorum:

28. maddesi liselerin amaç ve görevlerini tanımlıyor. Aynen şöyle söylüyor: “Öğrencileri çeşitli program ve okullarla ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda yükseköğretime veya hem mesleğe hem de yükseköğretime veya hayata ve iş alanlarına hazırlamaktır. Bu görevler yerine getirilirken, öğrencilerin istekleri ve kabiliyetleri ile toplum ihtiyaçları arasında denge sağlanır.” Her toplumda, bir yetenek, bir istidat dağılımı var ve her toplumun ihtiyaçları var. Bunu düzenliyor bu madde.

31. Madde: Yükseköğretime geçiş maddesi. Lise veya dengi okulları bitirenler, yükseköğretim kurumlarına girmek için aday olmaya hak kazanır. Hangi yükseköğretim kurumlarından hangi programları bitirenlerin, nasıl girecekleri giriş şartları Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilir.  

Kanunun bu amir hükümleri 1998 yılına gelen kadar yerine getirilmemiş. 1996 yılından başlayarak, 1998 yılında çalışmalar tamamlandı ve 1999 yılında yükseköğretime giriş sistemi yeniden düzenlendi. Şimdi olayın en önemli noktalarından bir tanesi şu: Genel liseler var, bunlar akademik eğitim veriyor ve esas itibariyle   lisans  programlarının   temelini  oluşturuyor. Yani, Türkçe  matematik  fen bilimleri ve sosyal bilimler. Lisans programların temeli bu. Meslek liseleri daha ziyade, yer yer büyük ölçüde, neredeyse tamamen el becerilerine dayalı, hemen hayata atılabilecek iş gücünü hazırlıyor. Şimdi siz mesleki teknik liseleri şunun için kuruyorsunuz. Bu kanunda belirtildiği gibi, Türk sanayiinin, Türk ticaret hayatının yani reel sektörün ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruyorsunuz, ve yer yer genel lisedeki   öğrencilerin  birim  maliyetinin  6-7  katı  daha  fazla  para  harcıyorsunuz  ki, tercihen yükseköğretime gelmeden biran önce hayata atılsın, kazanç sağlayabilir bir birey haline gelsin, hayatını idame ettirsin diye. Bu düzenlemeler yapıldıktan sonra mesleki teknik lise mezunlarına büyük imkanlar yaratılmıştır. Hiç kimseye hiçbir yasak konmamıştır. Her mezun, istediği her programa başvurabilir. Şimdi buradaki sıkıntı şu: Siz bir akademik sınav yapıyorsunuz, bu sınava daha ziyade el becerisine göre yetiştirilmiş çocukları sokuyorsunuz, dolayısıyla onlara diyorsunuz ki, sen elektrik teknisyenliği, kimya teknisyenliği okudun, kimya mühendisi de olursun, elektrik mühendisi de olursun diye bir imaj veriliyor. Ve netice itibariyle okul dışı dersanelere bu öğrenciler kayıyor. Dünyanın paraları ödeniyor ve neticeler değişmiyor. Çünkü o çocuklar o sınavlara hazırlanmamıştır. Şimdi, size bazı rakamlar sunayım: 1998 yılında sınavla ilgili değişiklikler yapılmadan önce 36 bin mesleki teknik lise mezunu meslek yüksekokullarına girebilmiş. Bunların girenler içindeki payı yüzde 36. Bu değişiklikler yapıldıktan sonra ilave puanlar uygulanmış hem ortaöğretim başarı puanını ful olarak aldık, hem de üzerine 0.15 katsayısı yani yüzde 30'luk bir fazlalık uygulandı. Buna rağmen 1999 yılında meslek yüksekokullarını kazananlar içersindeki  payı yüzde 48'e çıkabildi ancak. 2000'e geldiğimizde bu pay yüzde 52'ye çıktı. 2001 geldiğimizde yüzde 54 çıktı. Yani bir sıkıntı var hala, bütün teşviklere rağmen ancak yüzde 54'ü girebiliyor. Niçin böyle oluyor, çünkü bakınız; puan aralıklarını veriyorum, mesleki teknik lise mezunlarının sınavdaki puan aralıkları, 105’in altında alan 2002 yılı rakamlarına göre, hiçbir yükseköğretim programına girmeye hak kazanamayan yüzde 70, 105-120 arasında alan yani meslek yüksekokulları ve açık öğretime başvurma hakkı olanlar yüzde 19.5, 120-150 arasında alanlar, yüzde 10.2. 

Tıp, hukuk, mühendislik, iktisat, işletme gibi alanların devlet üniversitelerinde özellikle   yerleştirmeleri  sınav puanı   olarak  genellikle  150'inin  üzerinde  başlıyor,

150'nin üzerinde alanlar yüzde 0.37, yani binde 4 mertebesinde, her bin talebeden 4 tanesi girebiliyor. Neden çünkü o çocuklar bunun için hazırlanmadı. Ama siz  devamlı, ‘sen kimya teknisyenliği okuyorsun ama kimya mühendisi olacaksın’ derseniz insanları yanlış yerlere yönlendirmiş olursunuz. Ve bu kanunun öngördüğü yönlendirmeyi yapmamış olursunuz. 

2002 yılında yükseköğretim giriş sınavında hiçbir yere yerleşemeyen 2 bin 107 lise birincisinin yüzde 78'i mesleki teknik lise mezunları. Bunları küçümsemek için söylemiyorum; bu arkadaşların ekonomide yerleri var, memleketimizin çocukları. Bunun için 4702 sayılı kanun çıkarıldı, sınavsız geçiş diye bilinen bir kanun. Bu kanunla 170 bin civarında mesleki lisesi mezunu gencimiz meslek yüksekokullarına sınavsız yerleşti. Kalan yerlere ancak genel lise mezunları girebildi,  oran yüzde 85'e çıktı. Bu çocuklara yükseköğretimin kapısı açıldı. Ayrıca bu çocukların önleri kapalı değil. Meslek yüksekokulları mezunlarının yüzde 10'unundan az olmamak üzere kendi alanlarında, ilgili alanlarda lisans programlarına geçiş imkanı verildi. Bu yıl 10 bin civarında öğrenciye imkan yaratıldı.


            Şimdi özetlersek, bir genel lise mezununun önünde bir tane seçenek var. Yükseköğretime giriş sınavına girip bir yükseköğretim programını kazanabilmek. Genel liseler içerisinde de  bunu kazanabilenler, fen liseleri, anadolu liseleri büyük ölçüde, yabancı dil ağırlıklı eğitim yapan devlet liseleri büyük ağırlık bunlardadır ve öğretmen liseleri. Fevkalade yüksektir öğretmen liselerinin başarı puanları çünkü öğretmenlere yepyeni bir düzen getirilmiştir ve büyük teşvikler getirilmiştir. Ve öğretmen liselerine kayıt ve öğrenci sayıları patlamıştır. Buna mukabil mesleki teknik lisesi mezunu bir gencimizin önündeki imkanlara bakılım, liseyi bitirdiğinde neler yapabilir;

 

1.      Hayata atılabilir, iş bulursa kazanç sağlayan bir birey haline gelebilir. Bu tamamen ekonomiyle ilgili bir şey,

2.      Sınavsız geçebilir. Hiç dersaneye gidip para falan harcamadan meslek yüksek okuluna gidebilir. Orada başarılı olursa Dikey Geçiş Sınavı’nda başarılı olursa, ilgili ve yakın bir alanda istidadına, kabiliyetine uygun, beklentisine uygun bir alanda, her alanda değil tabi, lisans programlarına geçiş yapabilir. 

3.      Sınava girer, istediği programa başvurabilir. Elektrik teknisyeni olan bir gencimiz isterse hukuk fakültesine başvurabilir, isterse de elektrik mühendisliğine de başvurabilir, hiç kimseye yasak yoktur. Ama o zaman ancak, ortaöğretim başarı puanının yüzde 40'ını alabilir. Yüzde 40 azamidir. Yüzde 40’da o liselerdeki müfredat içersinde o liselerdeki müfredat iç ersindeki Türkçe, matematik, fen bilgileri ve sosyal bilgilerin ağırlığıdır. Bu aslında birçok mesleki teknik lisede yüzde 40’ında altında ama en yüksek olanı alınmıştır.

Nasıl söylenebilir bu durumda haksızlık yapılıyor, gasp ediliyor filan diye, bunu anlamak mümkün değildir. Bu konuda yüzlerce dava açıldı, hepsi lehimize sonuçlanmıştır. Yani, bir gasp meselesi diye bir şey söz konusu değildir. “Bunlar yapıldı, dolayısıyla mesleki ve teknik eğitime ilgi azaldı” deniliyor. Şimdi ben size mezuniyet rakamlarını sunacağım: Bizde mesleki teknik  liseler deyince, endüstri meslek liseleri, teknik liseler, ticaret meslek liseleri, kız meslek liseleri, sağlık meslek liseleri ile birlikte öğretmen liseleri ve imam hatip liseleri de bu kapsamda mütaala edilir. Ama gerçek anlamda mesleki teknik liseler, kız meslek liseleri, endüstri meslek liseleri, ticaret meslek liseleri, sağlık meslek liseleri gibi alanlardır. Şimdi bunların verdiği mezun sayısı, 1989'da 96 bin iken, 1995'e gelindiğinde 153 bine çıkmış. Daha sonra 1998'e gelindiğinde 130 bine düşmüş, 2002 yılında 154 bin civarında gerçekleşmiş. Dolayısıyla, en ciddi istatistikleri tutan kurum olan ÖSYM’den verilen bilgilerde, bir düşüş olmadığı görülüyor. Düşüş imam-hatip liselerinde var. İmam-hatip liselerinin 1989 yılında 18 bin 505 mezun verirken, 1999'da 69 bine çıkmış, 2002 yılında 21 bine düşmüş. Böylece imam-hatip liseleri meselesini gençlerimize, milletimize bütün çıplaklığıyla anlatmak istiyorum.

  

 

Değerli Arkadaşlarım,

Değerli Basın Mensupları,

 

Bir ülkede, milletimizin dini ihtiyaçlarının giderilmesi, diyanet hizmetlerinin en üst  düzeyde görülmesinde  herkes sorumludur, bundan  tabi  bir şey  olamaz. Özellikle

bizim kendimize özgü tarihi ve sosyal gelişmeler, Cumhuriyet’in temel nitelikleri bakımından, devlete ve yükseköğretim kurumlarına büyük görev düşmektedir. Hiçbir şekilde anayasal bir kurumun, bir ülkenin üniversitelerinin, o ülkenin insanlarının dini inançlarına karşı olması bir yana, böyle bir şey düşünülemez. Ve bizim asla böyle bir tutumumuz yoktur. Ama, bu vesileyle biri genel liselere, biri din ağırlıklı genel liseler gibi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ruhuna aykırı iki kulvarlı bir eğitim sisteminin oluşmasına da laikliğin temel ilke edinmiş bir ülkede, Cumhuriyet’te müsaade edilemez.  

1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, hepimizi bağlayan kanun 32. maddesinde imam-hatip liselerini tanımlıyor. Aynen şöyle diyor: “İmam-hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve kuran kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere Milli Eğitim Bakanlığınca açılan ortaöğretim sistemi içinde hem mesleğe hem yükseköğretime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır.” Hem mesleğe hem yükseköğretime. Şimdi bu maddedeki hem yükseköğretimden neyin kastedildiğini ortaya koyabilmek için kanun yapıcının bu kanun çıkarken yazdığı madde gerekçesine bakmak lazım. Bakınız 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun bu maddeyle ilgili gerekçesi, aynen şöyle: hem mesleğe yani diyanet hizmetlerine hem de yükseköğretime hazırlar derken, yükseköğretimin hangisine hazırlayacağını tarif ediyor gerekçesi, aynen okuyorum, Meclis’ten alınmıştır, bakılabilir:

 

“İmam-hatip okullarını bitirenler, bugün olduğu gibi, yani 1973 yılında olduğu gibi, kendi alanlarında yükseköğretime geçebileceklerdir.” Kendi alanı ilahiyat fakülteleridir. Bu gerekçeye göre, imam-hatip lisesi mezunları aslında ilahiyat fakültesi  dışında  bir yere müracaat   edemez  durumundadırlar. Çok  açıktır  bu, başka türlü anlamak mümkün değil. Bu şekilde uygulanmamış, biz de bugünkü uygulamayı hiçbir şekilde değiştirmedik. Hiç kimseye yasak koymadık.  

Diyanet hizmetlerimizin en üst düzeyde görülmesinin zamanı gelmiştir, ve Yükseköğretim Kurulu, üniversitelerimiz ve  Anadolu  Üniversitesi  Açık  Öğretim  Fakültesi  büyük  bir  feragatle, fedakarlıkla, hizmet anlayışı ve şevkle ilahiyat ön lisans programını açmıştır. Diyanet hizmetlerinde görevli 40 bin vatandaşımız, ön lisans düzeyinde yükseköğrenim görmektedir. Artı, ilkokuldan başlayarak lise son sınıfa kadar mecburi ders olarak konulmuş din kültürü ve ahlak bilgisi dersi vardır. Bu ders konulmuş, fakat öğretmenlerinin kim olacağına dair hiçbir düzenleme yapılmamış. Bu düzenlemeyi de biz gerçekleştirdik, bugün ilahiyat fakültelerinde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği programları açılmıştır. Ayrıca, imam-hatip liselerinin özel programları için özel öğretmenleri için de Ankara Üniversitesi’nde tezsiz yüksek lisans programları açılıp, milletimizin diyanet hizmetlerinin en üst düzeyde görülmesi için Yükseköğretim Kurulu, Üniversitelerarası Kurul ve üniversitelerimiz büyük bir gayret içersinde bulunmaktadırlar. Bundan tabii de hiçbir şey olamaz.   

Ama artık diyanet hizmetlerinin ancak ve ancak en az ön lisans düzeyinde öğrenim görmüş kişiler tarafından görülmesi, yani bunların lise seviyesinden öğretmenlikte yaptığımız gibi, yükseköğretim düzeyine çekilmesinin zamanı gelmiştir. 519 tane imam hatip lisemizin mezunlarının ve ilahiyat fakültelerimizin mezunlarının da diyanet hizmetlerinin gerektirdiği ihtiyaçlar çerçevesinde belirtilmesi zamanı gelmiştir. 

Böylesine din ağırlıklı ikinci bir genel eğitim kulvarına dönüşmesi, Cumhuriyetimizin en temel ilkelerinden biri olan laiklik ilkesiyle ne ölçüde bağdaşır bunu herkes iyice düşünmelidir. Milletimizin dinine karşı olmamız söz konusu değildir. Hepimiz Müslüman ailelerin çocuklarıyız, hepimiz bu şekilde yetiştirildik ve Allah gecinden versin, vefat ettiğimizde de Müslüman adetlerine göre gömüleceğiz.

Böyle bir şeyi katiyen kabul etmeyiz. Ama gerçekleri söylemek, gençlerimize doğru yolu göstermek bizim görevimizdir.

 

Mesleki teknik eğitimle ilgili durum Türkiye’de budur. Yükseköğretime adaydır hepsi. Yükseköğretim demek, illa lisans programı demek değildir. Bakınız size çok çarpıcı bir örnek daha vermek istiyorum; iletişim fakültelerine yerleşen anadolu iletişim meslek liselerinden 1998’de yani eski sistemde başvuran aday sayısı 361, iletişim fakültesine yerleşen aday sayısı 6. Diğer yükseköğretim programlarına yerleşen aday sayısı 128. Bu değişiklik yapıldıktan sonra 1999’da, 532 anadolu iletişim meslek lisesi mezunu başvuruyor, iletişim fakültelerine yerleşebilen aday sayısı 7, diğer programlara yerleşen 237. Türkiye, mesleki ve teknik eğitimi   yeniden   yapılandırmak   ve   4702   sayılı   Kanun’a    işlerlik    kazandırmak mecburiyetindedir. Biz Sayın Milli Eğitim Bakanı’ndan şunu bekliyoruz: O kanunun bazı hükümleri var, “hiçbir kurum, kuruluş, özel resmi ne olursa olsun o mesleğin eğitimini almamış kişileri istihdam edemez” diyor bu kanun. Bundan daha büyük teşvik olmaz mesleki teknik eğitime ama onunla ilgili yönetmeliklerin mutlaka çıkarılması lazım. İkincisi Milli Meslek Standartları Kanunu’nun ivedilikle çıkarılması lazım. Lise mezunu bir teknik eleman ne unvandadır, ne iş yapar, bunla neler alınır, meslek yüksekokulu mezunu bir teknisyen nasıl tanımlanır, bunların tanımlarının getirilmesi lazım. Ve ortaöğretim ile yükseköğretim arasında bu alandaki kalın çizginin çok daha flu hale getirilip, insanlara çok daha geniş bir yelpazede, Milli Meslek Standartları’nda belirlenen bilgi ve beceri derslerini de nereden alabileceğinin de tespit edilmesi lazımdır. Bunlar yapılacağı yerde “Ben sınav sayısını 4’e çıkarırım. Onlara mühendislik yollarını açarım” demenin hiçbir anlamı yoktur; zaten açık kapalı olan hiçbir şey yok ki. Teşvik de var ama bu tür yanlışlara götürülmemesi lazım ülkenin, bunun sanayiimize, ticaretimize ve toplumumuza maliyeti çok yüksek olur. 4702 sayılı Kanun fevkalade büyük bir reformdur. Zamana göre değiştirilmesi gerekebilir, buna işlerlik kazandırılmasının altını önemle çiziyorum. 

İkinci mesele; sınav sistemi. Sınav sisteminin müfredatı ölçmek gibi bir  iddiası  olamaz.  Müfredatı  ölçme  görevi, o dersleri  öğreten  öğretmenlerdedir, yani  ağırlıklı ortaöğretim başarı puanındadır. Bizim yaptığımız sınav bu dört konuda; ‘lise birden soru geldi, lise üçten gelmedi’ bunlar doğru değildir. Bunlar tüm müfredatı okumuş birisinin ancak cevap verebileceği birtakım yetenekleri ölçen sorulardır. Müfredatı ölçmek öğretmenin görevidir. Biz öğretmenlerimizin verdiği notlara güveniyoruz. Bugüne kadar hiçbir sıkıntıya rastlamadık bu notlarda, devamlı bakılmıştır, hiçbir problem yoktur. Bir süreç içersinde verilen notun yerini hiçbir şey tutmaz. Çoktan seçmeli test usulü sınavlar araç olmaktan çıkıp amaç haline getirilip, ortaöğretimi düzenler hal aldığında bunların çok büyük zararları olur. Bugün metin yazamayan, problem kurgusu kuramayan gençlerimizin sayısının artığını üzülerek müşahede ediyorum. Dolayısıyla Sayın Bakandan beklediğimiz, bize “ortaöğretim başarı puanının ağırlığını artırın” demesidir. Sınav sayısını artırmak değil, “sınavın ağırlığını”azaltın demelidir. 1999’dan önce yüzde 7 olan ortaöğretim başarı puanının ağırlığı yüzde 17’ye çıkarılmış daha sonra  yüzde 20. Yani sınavın ağırlığı yüzde 93’den yüzde 80 civarına düşürülmüştür. Dünyanın en ileri yükseköğretim sisteminin bulunduğu ABD’nin en önde gelen üniversitelerinden Michigan State Üniversitesi’nde ortaöğretim başarı puanının katkısı yüzde 91’dir. Bizde yüzde 20 civarında olan ağırlık orda yüzde 91. Orada ancak yüzde 10 mertebesinde bilgi içeren Scholastic Aptitude Test(SAT) adlı sınavın ağırlığı ise sadece yüzde 9’dur. Bizde ağırlıklı ortaöğretim başarı puanının ağırlığının en az yüzde 50’ye çekilmesi gerekir.

Türkiye’de 10 gün devamsızlık hakkı var tezkereyle; 20 gün de sağlık raporu ile bir imkan var. Ama sanki 30 gün hakmış gibi görülüyor ve bu hak suistimal ediliyor. Buna karşı hiçbir şey yapılmıyor. Ama çok daha vahim bir durum var. Dünyada hiçbir uygulaması olmayan bir şey var. Siz ilk sömestr bir not alıyorsunuz, o notunuzdan memnunsanız, ikinci sömestrde “sürekli tedaviyi gerektirir” filan diye bir rapor alıyorsunuz. O ilk sömestr aldığınız not aynen, ikinci sömestirde de sanki o dersleri okuyup başarmış gibi size not olarak geliyor. Ve bu çok yaygın bir şekilde istismar ediliyor. Şimdi Sayın Bakanın bunları önlemesi lazım, bu devamsızlığın çok ciddi bir şekilde kontrol edilmesi ve bunun azaltılması lazım. 20 gün raporu hak olarak veremez. 

Geçtiğimiz yıl, 1 milyon 677 bin 936 olan öğrenci sayısı tamamlamış olduğunuz yılda 2002 – 2003 eğitim yılında  1 milyon 918 bin 483’e yükselmiştir. Çok büyük bir artıştır. 1981’de  Türkiye’de  230 bin yükseköğretim öğrencisi varken bu sayı bugün 2 milyona yaklaşmıştır. 21 bin olan akademik personel sayımız, 77 bine yükselmiş üç kat artmıştır. Bu nasıl olmuştur. Bu kaynaklar arttı da mı böyle oldu? Hayır arkadaşlar, örgün öğretimde öğrenci başına yapılan harcama 1993’de 2658 dolarla Cumhuriyet tarihinin en yüksek değerine ulaştıktan sonra 1996’da birinci ekonomik krizden sonra 1509 dolara düşmüştür. Daha sonra 2000 dolara doğru yükselme temayülündeyken, 1190 dolara düşmüştür ikinci ekonomik krizden sonra, geçen yıl 1460 dolar, önümüzdeki yıl örgün  öğretimdeki öğrenci  başına  harcamanın 1350 dolar  civarında gerçekleşeceğini tahmin etmekteyiz. Dünya ortalamasının 1995 yılında, yani bundan yaklaşık 10 sene önce  3500 dolar olduğu bir ortamda, Türkiye Cumhuriyeti, devlet üniversitelerinde örgün öğretimdeki öğrenci başına ancak 1200 – 1400 dolar civarında para harcayabiliyor.

Uluslararası bilimsel yayın sayımızın 1981 yılında 350 – 360 olduğunu, bugün ise 9 bin civarına geldiğini, 30 misline yakın bir artış olduğu da göz önüne aldığımda, bu büyük başarının ne kadar büyük olduğu ortaya daha fazla çıkıyor Bu üniversitelerimizin büyük fedakarlıklarla, feragatle, başta sayın rektörlerimizin yani sizlerin gayretleriyle gerçekleştirdiğinin açık bir kanıtıdır.

  Bu 1300 – 1400 dolar rakamı ne demek, bir örnek daha vereyim; fakir öğrencileri özel kolejlerde okutmak için, buna bizim karşı olduğumuz filan yok, ne kadar gencimiz ne kadar iyi okursa biz üniversite mensupları olarak bundan o kadar daha mutluluk duyarız, eğer gazetelerin yazdığı doğruysa, okullara öğrenci başına 3 milyar 300 milyon lira civarında bir ödeme yapılacakmış. Bugünkü kurdan bu 2 bin 2000 dolar civarında bir para ediyor. Devlet üniversitesinde öğrenci başına 1300-1400 dolar civarında bir para veriyorsunuz, özel kolejlere 2 bin 200 dolar civarında bir para ödüyorsunuz.  

 Yükseköğretimdeki öğrenci sayımız, 230 binden 1 milyon 918 bine çıkarken yani 8 – 9 misli artarken, akademik personel sayımızın 21 binden 76-77 bine çıktığını yani yaklaşık 3.5 kat artığını geçtiğimiz yirmi yılda biraz önce bahsettim. Çünkü çok ciddi bir akademik personel sıkıntısıyla karşı karşıyayız. Buna  karşılık üniversiteler için öngörülen toplam kadro miktarı, idari personel dahil, asistanlar gibi geleceğin öğretim üyesi kaynağı 3 bin 200 oldu, halen de bu rakam işlerlik kazanabilmiş değil. Bunun kamuoyunun takdirlerine altını çizerek, önemle arz ediyorum. Konuşulacak meseleler bunlar. 

Bizim Yükseköğretim Kurulu olarak muaheze edildiğimiz bir husus daha var. Üzülerek görüyoruz, eğer doğru ise esefle kınıyoruz, inşallah doğru değildir. “Nereleri doğru ki bunu doğru yapsınlar” diye, bakan düzeyindeki insanların ağzından beyanlar duyuyoruz, yabancı ülkelerden alınan diplomaların denklik konusu. Şimdi size devletimizin yetkili organlarının, Dışişleri Bakanlığımızın, bir ülkenin bir üniversitesi hakkında bize verdiği bilgileri arz etmek istiyorum. “Üniversitenin temel felsefesinin  eğitim  verilen  alanlara  İslami  bakış  açısıyla  yaklaşmak, diğer  bir  ifadeyle bilginin

İslamlaştırılması İslamisation of Knowledge oluşturmaktadır.” Bu bir yerdeki üniversite.  “Üniversite yönetimi İslam ümmeti anlayışı çerçevesinde eğitim vermekte ve yabancı uyruklu öğrencilerinin, büyükelçilikleriyle temas kurmasına olumlu yaklaşılmamaktadır. Yukarıdaki hususları bildiren filan büyükelçiliğimiz başkanlığını filanın yürüttüğü üniversitenin eğitim felsefesiyle milli eğitim hedeflerimizin uyum içinde bulunduğunu söylemenin mümkün görülmediğini bildirmektedir.” Şimdi bu raporu ben göreve başladıktan sonra işleme koydum. Daha önce işleme konmuş olsaydı, bugün devletin önemli yerlerinde bulanan bazı akademik unvanlı kişiler bu unvanların sahibi olamayacaktı. Bu raporu görüp de bu üniversitenin denkliğini kaldırmayan hiçbir kimse kanunlar önünde mesuliyetten kaçamaz. Çok açıktır Türk yükseköğretim sistemi Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerine başta laiklik, Büyük Atatürk’ün tanımladığı Türk milliyetçiliği, hak ve fırsat eşitliği, anayasal vatandaşlık kavramlarına dayalı bir eğitim sistemidir.  

 

Değerli Arkadaşlarım,

 

Yükseköğretim kanunları tabii ki değişir. Ama, dünyayı bilmeden, elinize kalem alıp çala kalem kanun kanun yazacak, bu kadar büyük başarılar altına imza atmış bir sistemle oynamaya kimsenin hakkı yoktur. Bunlar “cesursan gel dışarıya” tipi yaklaşımlarla çözülemez. Bunlar derin entelektüel birikim, bilgi, dünya görüşü, dünyadaki uygulamaları iyi bilen insanlar tarafından uzun tartışmalar sonunda çözülebilir. Şu unutulmamalıdır ki 1933 yılında Darülfünun’u, İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürmeden önce Büyük Atatürk Prof. Albert Malche’nin raporunu bir yıl bizzat didik didik ettikten sonra ancak kanun çıkarılmıştır. Yoksa o üniversiteden bir kişiyi, ondan bir kişiyi çağır, hiçbir konuda uzmanlığı olmayan, sağlık alanındaki bir doçentin başkanlığında kanun hazırlıkları yap, ondan sonra da devamlı üniversiteleri muaheze et, böyle bir şey kabul edilemez. 

Türk yükseköğretim sisteminin tabi olduğu mevzuat içerisinde, akademik hürriyet, üniversite özerkliği bakımından hiçbir eksiği yoktur, Batı Avrupa ülkelerinden. Onların birçoğunun çok ilerisindeyiz, ABD ve İngiltere’de daha fazladır, özgürlük, özerklik ve akademik hürriyet. Ama Türk özerklik bakımından kıta Avrupası üniversitelerinin çok önündedir. Eksiklik mali konulardır. Türk üniversitelerinin tabi olduğu mali mevzuat fevkalade kısıtlayıcı, üniversiteleri felç etme temayülü gösteren bir yapı kazanmıştır. Bu ancak, sayın rektörlerimizin fevkalade feragatli önderliğinde tüm akademik ve idari personelimizin gayretleriyle yürümektedir.  

Şunu altını çizerek ifade etmek istiyorum; Türk üniversiteleri Cumhuriyetin eserleridir. Batı Avrupa’daki üniversitelerin aksine daha önceki kurumların, yani medreselerin evrimiyle oluşmuş kurumlar değildir. Tam tersine, medreseleri ikame etmek üzere Cumhuriyet’in Türk Milletine armağan ettiği en mümtaz kurumlar arasında özel bir  yere sahip bir konumdadır. Dolayısıyla, başta laiklik olmak üzere,  Büyük Atatürk’ün tarif ettiği Türk milliyetçiliği, dil birliği, anayasal vatandaşlık gibi kavramlar, Türk üniversitelerine daima ışık tutacaktır.

Türk üniversitelerinde kökten dincilik, etnik bölücülük ve uygunsuz davranışlar, ahlak dışı davranışlar dışında hiçbir şey yasak değildir, her şey serbesttir. Yüksek huzurlarınızda bize bu büyük kurumları armağan eden, o kurumlarda okumamızı, bugün devletimizin , milletimizin bize bahşettiği bu imkanlarla okuyup, bu kurumları yönetme konumuna gelmiş olmamızdan dolayı Cumhuriyet’i kuran Büyük Atatürk’e onun silah ve siyaset arkadaşlarına ve 80 yıl boyunca onun çizgisini sürdüren tüm siyasetçilerimize şükranlarımı hepimiz adına sunuyorum.

 

 

         

 

| Sayfa Başına Dön |

 

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı 06539 Bilkent-Ankara

 

 

Tel: +90(312)298-7000   Fax: +90(312)266-4759

 

 

e-posta: webadmin@yok.gov.tr

url:http://www.yok.gov.tr