DUYURU

 

 

5 Şubat 2003 tarihinde İstanbul Üniversitesi’nde toplanan Türk Rektörleri Komitesi; 20 Aralık 2002 tarihinde yayınlamış olduğu bildiride yer alan hususların bir kez daha önemle altını çizerek, Türk Yükseköğretim Sistemi üzerinde başlatılan tartışmayla ilgili olarak aşağıdaki hususların kamuoyuna duyurulmasına oy birliği ile karar vermiştir;

 1.     VAZGEÇİLMEZ İLKELER  

 Türkiye’nin önünde duran en önemli sorunu genç nüfusunun tamamını çağdaş standartlara göre yetiştirerek dünyada yarışmalarına olanak sağlayacak ortamı ve olanakları henüz tümüyle sağlayamamış olmasıdır. Bu sorunun herkes tarafından kabul edilen, ancak öncelikleri ve etkileri tartışmalı olan nedenleri vardır. Sistemi temelden etkileyen etkenlerle ilgili karar politik ve stratejik olarak süreklilik gerektirir. Temel ilke düzeyinde alınan kararlar sistemin omurgasını oluşturur. Laik, demokratik, çağdaş eğitim ilkesi işte birinci grubun en önemli bileşenlerinden biridir ve bundan ödün verilemez. Türkiye’nin çağdaş Dünya ile bütünleşmesi ancak ve ancak sürekli olarak bu yönde kararlı adımlar atışına bağlıdır.Bu kararlı adımları yönlendiren ilkeler partiler üstüdür ve bir “Devlet Politikasıdır:” Aynen bağımsızlığımızdan ve Vatanımızın bölünmez bütünlüğünden ödün vermeyeceğimiz gibi, bu ilkelerden de ödün veremeyiz. Dünyanın mevcut durumu Atatürk ilke ve inkılaplarının dahice ve zamanında yapılmış olduğunu her gün yüzlerce  kere kanıtlamaktadır.

 2.     TARİHSEL GELİŞİM  

1088’de kurulmuş olan Bologna Üniversitesi dünyadaki ilk üniversite olarak kabul edilmektedir. Buhara’da 937’de kurulan faaliyete geçen Faracek Medresesi ise ilk medresedir. Selçuklu’ların 1068’de kurduğu Bağdat Medresesi ile Fatih Sultan Mehmet’in 1463’te kurduğu İstanbul Medresesi de ilk medreseler arasındadır.

Görüldüğü gibi, üniversite ve medrese yaklaşık olarak aynı zaman dilimi içinde ortaya çıkmış olan ve aralarında yapısal ve işlevsel benzerlikler bulunan kurumlardır. Ancak, bu iki kurum zaman içinde tamamen farklı çizgilerde gelişmişlerdir.

Rasyonalizm, yani insan aklının üstünlüğüne dayalı kritik, eleştirel düşünce zamanla üniversiteye hakim olmuş, oradan da topluma yayılarak Batı’nın hayat tarzını oluşturmuştur. Skolastisizmi, Rönesans, Reform, Bilimsel Devrim, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi izlemiş, 20. yüzyılın ilk yarısında çekirdek fiziğine dayalı ikinci Bilimsel Devrim sonucunda ortaya çıkan yeni bilimsel alanlar ve bunlara dayalı teknolojiler, 21. yüzyılın kalan kısmında Sanayi Toplumu’nu Bilgi Toplumuna dönüştürmüştür.  

Kurucusu olmaktan gurur duyduğumuz Osmanlı İmparatorluğu, yukarıda kronolojik olarak özetlenen Batı’daki felsefi, sanatsal, bilimsel ve teknolojik sürecin maalesef tamamen dışında kalmıştır. Matbaa icadından ancak çeyrek yüzyıl sonra bizim dünyamıza sadece çok kısıtlı olarak girebilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu yaklaşık beş yüz yıl gibi çok uzun bir süre sonra da olsa, eksikliklerini kendi görerek,bir sömürge olmaksızın veya işgale maruz kalmaksızın kendi kendini Batı’daki gelişmelere uygun bir şekilde yenileyerek reforme etme azmini göstermiş ve bu iradesini uygulamaya geçirmiş tarihteki ilk ve tek örnektir. Askeriye, hukuk, eğitim ve kamu düzeni alanlarında bir çok yenilik ve reform yapılmıştır. Ancak, bu reformlar tarihin gördüğü en büyük imparatorluklardan biri olan Osmanlı’nın 624 yıl sonra yok olmasını önleyememiştir. Bunun başlıca nedenlerinden biri, dinsel dogmatik düşüncenin hakim olduğu eski kurumların, insan aklının süzgecinden geçmiş akılcı, eleştirel, kritik düşünceye dayalı yeni kurumlarla birlikte ve yanyana varlıklarını sürdürmelerine müsaade edilmiş olmasıdır. Askeriye bunun tek istinası olup,  Cumhuriyeti kuran kadroların büyük kısmını askerlerin oluşturmasının başlıca nedeni de budur. 

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı ilk yasal düzenlemelerden biri, eğitimde, biri dinsel dogmaya, diğeri ise akılcı yani eleştirel düşünceye dayalı kurumlardan oluşan iki kulvarlı eğitim sistemine son veren 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu 1924’te çıkarmak olmuştur. Böylece, medrese Türk dünyasından tamamen silinmiş ve daha sonra yapılan bir dizi köklü düzenlemelerle çağdaş Türk milli eğitim sistemi kurulmuştur.  

Cumhuriyet Hükümeti, Darülfünun’un reforme edilmesi için 1931’de Cenevre Üniversitesi’nden Profesör Albert Malche’yi davet etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Türk Milleti’nin banisi Atatürk, Malche raporu üzerinde bizzat çalışmış ve bu rapor üzerine kendi el yazısıyla düştüğü 17 derkenarla, adeta modern üniversite yönetim sisteminin çatısını oluşturmuştur. İki yıl süren bu yoğun çalışmalar sonucunda çıkarılan 18 Kasım 1933 tarih ve 2253 sayılı yasayla bugünkü modern ve çağdaş Türk yükseköğretim sistemi oluşmaya başlamıştır.  

Bu yaklaşım sayesinde Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti felsefe, sanat, bilim ve teknoloji alanlarındaki yaklaşık beş yüz yıllık açığını 80 yıllık Cumhuriyet döneminde büyük ölçüde kapatarak, milletlerarası camianın saygın ve seçkin bir üyesi, dünyanın 18. büyük ekonomisi olup, bilgi üretiminde 22. konuma ulaşmıştır.  

3.     SAYISAL GELİŞMELER  

 3.1 Öğrenci ve Öğretim Elemanı Sayıları  

 Cumhuriyet Döneminin ilk akademik yılı olan 1923-1924 döneminde 2914 olan toplam öğrenci sayısı 1949-1950’de 25.091, 1969-1970’de 147.175, 1977-1978’de 346.476’ya yükseldikten sonra, 1980-1981’de 237.369’ya düşmüştür. Bu tarihten itibaren sürekli olarak yükselen öğrenci sayısı 1992-1993’te  915.986, 1995-1996’da 1.236.986 ve 2001-2002’de 1.677.936’ya yükselmiştir. Başka bir ifadeyle, Türk Yükseköğretim sistemi Cumhuriyet döneminde öğrenci sayısına göre tam 576 kat büyümüştür. Büyüme oranı 1981-2002 döneminde 7 kattır. Buna karşılık 1970’de 27 milyon olan dünyadaki toplam yükseköğretim öğrencisi sayısı yirmibir yıllık dönem içinde 3 kat artarak 1995’te 81 milyona ulaşmıştır. 

 Toplam yükseköğretim öğrencisi sayısının yükseköğretim çağ nüfusu olan 18-21 yaş grubunun toplam nüfusuna oranı olarak tanımlanan okullaşma oranı 1965’te %4 iken, 1981’de %6, 1993’te %18.1 ve 2002’de %28,6’ya yükselmiştir. Açıköğretim öğrencileri çıkarıldığında bu oran 2002’de %19 olup, lisansüstü öğrenciler dahil edildiğinde %30’un üzerine çıkmaktadır. Okullaşma oranının 1995 yılı itibarı ile dünya ortalaması %19,5 olup, bu oran ileri ülkelerde %39 ile % 88 arasında değişmektedir; ileri ülkeler ortalaması %57’dir. Görüldüğü gibi, Cumhuriyet döneminde sağlanan büyük gelişme sonucunda, Türkiye yükseköğretim sistemi, okullaşma oranı itibarı ile dünya ortalamasını aşmış olmasına rağmen, halen ileri ülkelerin oldukça gerisindedir.  

1923-1924 döneminde 307 olan toplam öğretim elemanı (profesör, doçent, yardımcı doçent, öğretim görevlisi ve araştırma görevlileri) sayımız 1949-1950’de 1852, 1959-1960’da 3911, 1969-1970’de 8295, 1980-1981’de 20.917, 1992-1993’te 38.483, 1995-1996’da 50.269 ve 2001-2002’de 71.290’a yükselmiştir. Başka bir deyişle Türk yükseköğretim sistemi öğretim elemanı sayısına göre Cumhuriyet döneminde 232, 1981-2002 döneminde ise 34 kat artmıştır.  

1980-1981’de 4182 olan öğretim üyesi (profesör, doçent, yardımcı doçent) sayımız 1992-1993’te 12.853, 1995-1996’da 16.748 ve 2001-2002’de 26.520’ye yükselmiştir. Bu gelişmeye rağmen, örgün öğretim lisans programlarındaki ortalama öğrenci / öğretim üyesi oranımız 32, örgün öğretim önlisans programlarındaki öğrenci / ders veren öğretim elemanı oranımız ise 47 gibi çok yüksek değerlerdedir. Program bazına  inildiğinde  bu oranlar işletme, hukuk, bilişim, ileri teknolojiler ve öğretmen yetiştirme  gibi alanlarda çok daha yüksek değerlere ulaşmaktadır.  

Öğrenci / öğretim üyesi oranı yükseköğretimi kalitesini belirleyen başlıca göstergelerden biridir. Nitelikle öğretim üyesi açığı Türk yükseköğretim sisteminin karşı karşıya bulunduğu en önemli darboğazlardan biridir. Bunun başlıca nedeni, öğretim elemanlarına ödenen düşük ücretlerdir. 

Türk yükseköğretimine kayıtlı önlisans ve lisans düzeyindeki öğrencilerin öğretim türlerine göre dağılımı şöyledir :  

Örgün öğretim lisans programları : %49,9

Örgün öğretim önlisans programları : %16,8

Açıköğretim lisans ve önlisans programları : %33,3  

Türkiye açıköğretiminin sistem içindeki payına göre dünya ülkeleri arasında Tayland’dan sonra ikincidir. Açıköğretim ileri telekomünikasyon ve bilişim teknolojilerine dayalı uzaktan öğretime dönüşmelidir.  

İki yıllık meslek yüksekokullarında yürütülen önlisans düzeyindeki kısa süreli mesleki ve teknik eğitim programlarının ileri ülkelerin yükseköğretim sistemleri içerisindeki payı örgün öğretim programlarına göre genellikle %30’un üzerindedir.  

2001-2002 eğitim-öğretim yılı itibari ile toplam lisansüstü (yüksek lisans, doktora, sanatta yeterlilik, tıpta uzmanlık) öğrenci sayımız 109.552, bunun toplama oranı ise %6.5’tir. Doktora öğrencilerinin oranı ise sadece %1.3’tür.  

3.2 Bilimsel Yayın Sayıları

 Uluslararası atıf endekslerince ( Science Citation Index, Social Science Citation Index ve Arts and Humanities Citation Index) taranan bilimsel dergilerdeki Türkiye adresli makalelerin sayısı 1974’te 249, 1981’de ise 378 idi ve Türkiye bu bakımdan dünya ülkeleri arasında 44. sıradaydı. Sadece tüm makaleler dikkate alındığında yayın sayımız 2001’de 6662’ye yükselmiş, yani 20 yılda 18 kat artmıştır. TÜBİTAK’ın verilerine göre yayın sayısı itibarı ile dünya ülkeleri arasındaki sıramızın 2002’de 22.liğe yükselmiştir.

           3.3 Mali Kaynaklar  

          Özetle, 1981 – 2002 döneminde Türk yükseköğretim sistemi öğrenci sayısına göre 7, öğretim elemanı sayısına göre 3,4, öğretim üyesi sayısına göre 6 kat büyümüştür. Aynı dönemde, bilimsel yayın sayımız ise 18 kat artmış, dünya ülkeleri arasındaki sıralamada yerimiz 44.’lükten 22.’liğe yükselmiştir. 

          Tüm bu gelişmelerin ancak yükseköğretime tahsis edilen kaynakların artışı sonucu meydana geldiğini beklemek doğal olan yaklaşımdır. Türkiye’de ise tam tersi olmuştur. Örgün öğretimdeki öğrenci başına bütçe ödeneği 1981’de cari fiyatlarla 2014 dolardı. Bu rakkam 1989’da 1433 dolara kadar geriledikten sonra, 1993’de 2658 dolarla Cumhuriyet tarihinin en yüksek değerine ulaşmıştır.  

          Öğrenci başına bütçe ödeneği birinci ekonomik krizden sonra 1509 dolara gerilemiş, daha sonra 1997’de 2195 dolara yükselmiş, ancak ikinci krizden sonra geçtiğimiz yirmi yılın en düşük düzeyi olan 1190 dolara gerilemiştir.

          1995 yılı verilerine göre öğrenci başına kamu kaynaklarından yapılan harcamanın dünya ortalaması 3370, Avrupa ortalaması ise 6585 dolardır. Geçtiğimiz yıl Türkiye’de yapılan harcama dünya ortalamasının üçte biri, Avrupa ortalamasının ise altıda biridir.  

          Açıkça görüldüğü gibi Türk yükseköğretim sistemi geçtiğimiz on yıl içinde neredeyse yoktan var etmiştir.  

          4.HEDEFLER 

          Ülkemiz Yükseköğretim çağ nüfusu halen 5,5 milyon civarındadır. İleri ülkeler düzeyine ulaşabilmemiz için okullaşma oranımızın %45 civarına yükseltilmesi gerçekçi bir hedeftir. Buna göre, yükseköğretim öğrenci sayımızın 2,5 milyona yükselmesi gerekecektir.  

          Örgün öğretim lisans programlarına kayıtlı öğrencilerin payının %40’a, açıköğretim programlarına kayıtlı öğrencilerin payının da %30’a düşürülerek, örgün öğretim önlisans programlarına kayıtlı öğrencilerin payının ise %30’a yükseltilmesi hedef alındığı taktirde, bu üç tür programa kayıtlı öğrenci sayılarının, sırasıyla, 1.000.000, 750.000 ve 750.000 olması gerekecektir.  

          Lisans programlarında halen 32 olan öğrenci / öğretim üyesi oranının 25’e çekilmesi halinde öğretim üyesi ihtiyacı 40.000, 20’ye çekilmesi halinde ise 50.000 olacak ve 2001 – 2002 dönemine kıyasla ek ihtiyaç, sırasıyla, 14.000 ve 24.000 olarak ortaya çıkacaktır.

          Önlisans programlarında halen 47 olan öğrenci / ders veren öğretim elemanı oranının 30’a düşürülmesi halinde, 2001 – 2002 döneminde 5.000 olan ders veren öğretim elemanı sayısının 25.000’e, bu oranın 25’e çekilmesi halinde ise bu sayının 30.000’e yükselmesi gerekecektir.

          Bu rakamlara göre ve hedef alınan oranlara bağlı olarak ortaya çıkacak olan toplam ilave öğretim üyesi ve ders veren öğretim elemanı ihtiyacının 30.000 ile 49.000 arasında değiştiği görülmektedir. Başka bir deyişle, olması gereken, bu gün olanın 2 ile 2,7 katı arasında değişmektedir.

          Toplam yükseköğretim bütçesi halen 1,5 milyar dolar civarındadır. Yukarıda belirtilen okullaşma oranı hedefine ulaşılması ve örgün öğretimdeki öğrenci başına harcanan 1993 düzeyi olan 2700 dolara yükseltilmesi halinde gereken bütçe 4,7 milyar dolar, yani bugünkü bütçenin üç katından fazla olacaktır. Toplam bütçe, 1995 dünya ortalaması olan 3.500 doların hedeflenmesi halinde 6,1, Avrupa ortalaması olan 6.000 doların hedeflenmesi halinde ise 10,5 milyar dolar olacaktır.  

          5.DÜNYADAKİ GELİŞMELER VE YÖNETİM  

          Geçtiğimiz zaman içinde üniversiteler, yüksekokullar, politeknikler vb. yükseköğretim kurumlarının ortaya çıkışı, bunların birbirlerine tamamlayan işlevler içinde ülke yükseköğretim sistemlerini oluşturması; üniversite özerkliği, akademik hürriyet ve topluma karşı sorumluluk arasındaki ilişki ve dengeler; yükseköğretimin maliyet unsurları ve toplam maliyetin ne ölçüde kamu kaynaklarından, ne ölçüde bu yarıkamusal hizmetten yararlananlar (öğrenciler, ebeveynler ve işverenler) tarafından karşılanacağı, finansman, burs ve kredi sistemlerinin sosyal adalet ve fırsat eşitliğine uygunluğu; yükseköğretim kurumlarının ileri ve nitelikli üretim faktörleri olarak ülkelerin rekabet güçlerine katkıları ve milli innovasyon sistemleri içindeki yeri, kısacası yükseköğretimin yönetimi kendi içinde bir araştırma ve bilimsel uzmanlık alanı oluşturmuştur.  Bu alanda çok sayıda bilimsel dergi, kitap ve rapor yayınlanmakta ve her yıl birçok uluslararası toplantı düzenlenmektedir.  

          Uluslararası alandaki bu gelişmelerden bihaber olan kurum, kuruluş ve kişilerin ortaya koyacağı görüş ve öneriler, her fikir ve düşünce gibi, saygıya değerdir; ancak, bunların kişisel ve kurumsal beklenti ve amaçlardan kaynaklanan temenni veya art niyetli planlardan öte bir anlam taşımayacağı açıktır.

          Bugün gelinen aşamada  yükseköğretim ileri ve nitelikli bir üretim faktörü ve yarıkamusal bir hizmet olarak görülmektedir.  İster, ülkemizdeki Yükseköğretim Kurulu benzeri ara kuruluşlara dayalı Anglo – Sakson  yönetim sistemi, ister eğitim bakanlıklarının geniş etki ve yetkisine dayalı Kıta Avrupası yönetim sistemi olsun, devletin yükseköğretimdeki rolü işlerin nasıl yapılacağını ayrıntılı olarak belirlemeden,  hedefleri belirlemeye, hedeflere nasıl ulaşılacağını kurumlara bırakmaya, yani gereken kaynakları tahsis etmeye, bunların nerelere harcanacağı konusunda ise kurumları yetkili kılmaya, bu suretle bir rekabet ortamı oluşturarak sistemin çıktılarını değerlendirmeye ve bir sonraki dönem kaynak tahsisini bu değerlendirmenin sonuçlarına bağlamaya dönüşmüştür.  

          Üniversite, yüksekokul ve politeknik gibi klasik yükseköğretim kurumlarının yanında, tamamen ve kısmen uzaktan öğretime dayalı sanal üniversiteler, başka ülkelerde açılan şubeler ve kurulan ortaklıklar, şirketlerin kendi bünyeleri içinde kurdukları üniversiteler, müzeler, kütüphaneler ve medya kuruluşları yeni yükseköğretim kurumları olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü, okul ve diplomaya dayalı eğitim ve istihdamın yerini, yaşam boyu sürekli eğitime bırakmış ve özellikle kısa süreli mesleki teknik eğitimde ortaöğretim ile yükseköğretim arasındaki kalın çizgi her iki yönde karşılıklı geçişlere imkan veren bir niteliğe bürünmüştür.  

          Dünyada halen 81 milyon olan toplam yükseköğretimin öğrenci sayısının önümüzdeki 25 yıl içinde iki katından fazla artarak 170 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Kaliteli yükseköğretime olan talep hızla artmaktadır. Dünyanın en büyük ve en gelişmiş yükseköğretim sistemine sahip olan ABD’nde okumak, yükseköğrenim görmek isteyen gençlerin başlıca hedefi haline gelmiştir. Bu ülkedeki yabancı uyruklu öğrenci sayısı 550.000 civarında olup, son verilere göre Türk öğrenci sayısı 12.000’dir; Türkiye bu bakımdan dünya ülkeleri arasında 8., Avrupa ülkeleri arasında ise 1.’dir. Yabancı öğrencilerin ABD. ekonomisine yıllık katkısı 11 milyar dolardır. Dünya Bankası verilerine göre, yurt dışında yükseköğrenim gören Türk öğrencilerin yurt içinde öğrenim görenlere oranı %3,2 ve Türkiye’nin bu orana göre dünyadaki sırası 10.’dur.

          Yükseköğretime giderek artan talepten pay alabilmek için birçok ülkede faaliyet gösteren çok uluslu yükseköğretim şirketleri ve yükseköğretim aracı kuruluşları gibi, kâr amaçlı özel kuruluşlar, ABD, Birleşik Krallık ve Asya – Pasifik ülkelerinde ortaya çıkmaya başlamıştır.  

          Avrupa, ABD ve Kanada üniversite rektörlerinin kısa bir süre önce yaptıkları toplantıda, uzaktan öğretimin payının giderek artacağı ve yükseköğretim dilinin büyük ölçüde İngilizce olacağı hususlarında görüş birliğine varılmıştır.

          İşte bu nedenlerle, ABD yükseköğretimin Dünya Ticaret Anlaşması kapsamına alınması için girişimlerini ısrarla sürdürmekte, Avrupa ise bunu bir tehdit olarak görmekte, ancak buna hazırlıklı olmak için kendine özgü klasik yapılarını Bologna Süreci adı altında küresel rekabete uygun hale dönüştürmeye çalışmaktadır. Rekabet, kalite kontrolü ve akreditasyon bu süreç içinde Kıta Avrupası’nda da giderek yaygınlaşmaktadır.  

          Yukarıda özetlenen dinamiklerin ortaya çıkardığı model girişimci üniversite modelidir.  Bu model, kısaca sahip olduğu her türlü fiziki imkan, tesis, teçhizat, insan gücü ve bilgi birikimini, akademik hürriyet ortamı içinde müteşebbis yaklaşımlarla kullanarak yarattığı kaynakları, kendine tahsis edilen kamu kaynakları ile birleştirerek, amaç, misyon ve hedeflerine uygun gider bütçesini kendi yapan, öğrenim ücretleri dahil, ürettiği her türlü mal ve hizmetin ücretini, ulusal ve uluslararası rekabet koşulları içinde kendi belirleyen ve kıdeme göre değil, performansa göre ücret ödeme yetkilerine sahip olan bir üniversite demektir.  

          Kıta Avrupa’sı üniversitelerinin yönetim sistemleri 80’li yılların ortalarından itibaren bu yönde değişmeye başlamıştır. Fransız ve İspanyol üniversitelerinin üst kurullarında üniversitenin mensubu ve akademik unvanı olmayan kişiler ağırlıklı olarak yer almaktadır. İskandinav ülkeleri, Hollanda ve Avusturya daha da ileri gitmiştir. İsveç ve Hollanda’dan sonra, Norveç ve Danimarka’da da kurullar yönetim kurulu biçiminde organize edilerek üyelerinin çoğunluğunun (Hollanda ve Avusturya’da  tamamının) üniversite dışından olması ve rektör ve dekanların seçimle değil, atamayla gelmesi hükme bağlanmıştır. Birleşik Krallık’ta 1988’den bu yana iş güvencesi yoktur; Avusturya’da ise geçen seneye kadar kamu görevlisi olan akademik personelin, bu yıldan itibaren özel statüyle istihdam edileceği yasalaşmıştır.  

          Konuya bu açıdan bakıldığında, Avrupa’da İtalya, Yunanistan ve Almanya dışındaki ülkelerde ülkede bir tane değil, ülkedeki üniversitelerin her birinin başında bir YÖK olduğu dahi ileri sürülebilir.  Türk yükseköğretim sistemi gerek akademik ve idari özerklik, gerekse akademik hürriyet ve iş güvencesi bakımlarından Batı standartlarında, hatta yer yer bu standartların da üzerindedir. Türk üniversiteleri Avrupa Üniversiteleri Birliği’nin (European University Association, EUA) kurucu üyeleri ve Bologna Sürecinin aktif katılımcılarıdır. Eksik olan, mali ve buna bağlı idari konulardaki günün şartlarına uygun esneklik ve serbestilerdir.  

          6. GÖRÜŞ VE ÖNERİLER

           Yükseköğretim kurumları toplumun malıdır.  Yükseköğretim konusunda dünyayı izleyerek düşünce üretmiş ve sistemin en yetkili noktalarında sorumluluklar üstlenerek deneyim kazanmış kişilerin görüş ve önerilerinin ayrı bir ağırlığının olmasının gerekliliği de açıktır.  Yükseköğretim Kurulu, Üniversitelerarası Kurul  ve Türk Üniversite Rektörleri Komitesi’nin görüş ve önerileri bu bağlamda değerlendirilmelidir. Teknik konularda uzman görüşünün önemli olduğu, popülist yaklaşımların yarar sağlamayacağı açıktır.  

          Halen Yükseköğretim Sistemi 1,5 milyonu aşan öğrenci sayısı 70.000 öğretim elemanı ile yaklaşık 15 milyon insanı ülkemizde doğrudan etkilemektedir. Durum böyle iken Milli Eğitim Bakanlığı’nın paydaşların temsilini ve temsilin gerektirdiği ağırlıkları göz ardı ederek soruna indirgemeci bir tavırla yaklaşması, rasgele alınan 20.000 mesajla 15 milyonluk bir sistemi temsil etmeye niyetlenmesi endişe vericidir. Yasa yapmanın gelişmiş ülkelerde belirli bir süreci vardır. Türk Üniversitelerinin yeniden yapılandırılmasını amaçlayan süreç üniversitelerin ve araştırma kurumlarının görüşleri çerçevesinde oluşturularak kamu oyuna önceden açıklanmalıdır.  

          Finansal kaynakları çeşitlendirmek, geliştirmek ve gerçekçi akademik hedefler doğrultusunda etkin bir biçimde kullanabilmek için, verimliliği arttırmak, etkin ve yetkili bir yönetim modeli ile hedefler koyarak, bu hedefleri zamanında gerçekleştirecek çözümler üretmek gerekir. Finansal kaynakların etkin ve verimli kullanımındaki en büyük engel herhangi bir devlet dairesi ile aynı kalıba sokularak araştırma ve eğitim yapması beklenen üniversitelere yeterli hareket bırakılmaması ve mali özerkliğin bulunmamasıdır. Bu uygulamanın YÖK ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Her yıl kaynak kıtlığı ve ekonomik problemler yanında, bürokrasinin dişleri arasında öğütülen üniversiteler gerçekte mucize yaratmaktadırlar. Uluslararası yayınlarda bu sene  25.’likten  22.’liğe çıkılmış olması, Türkiye’nin 2002’deki en büyük başarısıdır. Bunları artık görmek ve üniversiteleri sürekli olarak tartaklama eğilimi yerine,  onlara hak ettikleri kaynakları verilmeli ve gereken kolaylıklar sağlanmalıdır. 

          Üniversitelere mali özerklik verilmeli, özellikle kendi yarattıkları kaynakları kendi hedef ve amaçları çerçevesinde planlayarak kullanmalarına olanak sağlanmalıdır. Mevzuata uygunluk denetimi yerine, amaca uygunluk ve etkinlik denetimi çok daha sıkı bir biçimde yapılmalıdır.  

          Üniversitelere mali özerklik verilmesi yanında üniversitelerin denetiminin ve şeffaflığının sağlanması için, üniversitelerde yürütülmekte olan otomasyon projelerinin desteklenmesi ve acilen sonuçlandırılması gerekir. Böylece Türkiye üniversite alanı içinde e-üniversitenin yaratılması, şeffaflık ve denetimin gerçekleştirilmesine olanak sağlayacaktır.  

          Türkiye Cumhuriyeti önündeki en önemli sorunu aşarken, nerelere yatırım yapacağını iyi hesaplamak mecburiyetindedir. Eğitimin tüm aşamaları önemli olmakla birlikte, üniversitede sağlanacak kaynaklar ve bürokrasinin yarattığı sorunların çözümlenmesi üniversitelerimizi uluslararası yarışta sonucunu hemen yarın göreceğimiz başarılara götürecektir.  

          Yukarıda açıklanan nedenlerle:  

a)     Geçtiğimiz yasama döneminde mali konularda bazı esneklik ve serbestileri içeren ve üzerinde büyük ölçüde görüş birliği sağlanan yasa tasarısı, üniversite yönetimlerine tanınan yetkilerin daha da genişletilecek şekilde düzenlenerek yasalaşmalıdır.  

b)    Mesleki ve teknik eğitimde büyük bir reform niteliğinde olan 4702 sayılı yasa üniversitelerin büyük fedakarlık, feragat ve gayretleri ile bu yıl yürürlüğe konmuştur. Uygulamada görülen eksiklik ve aksaklıklar gerekli mevzuat değişikliği ve düzenlemeleri ile giderilmelidir.  

c)     Ülkemizin demografik yapısı ve ekonomimizin ihtiyaçları göz önüne alındığında, Türk yükseköğretim sisteminin görünür gelecekte sürekli olarak büyümesinin gerekliliği açıktır.  Hem büyümek, hem de uluslararası rekabet koşullarına göre düzenlemeler yaparak kaliteyi yükseltmek sağlam ve güvenilir mali kaynaklar gerektirir. Yükseköğretime tahsis edilecek bütçeler mutlaka örgün öğretimdeki öğrenci başına sabit fiyatlarla ifade edilen, geleceğe ilişkin planlama yapılmasına imkan veren ve hiç değilse dünya ortalamasına yakın bir değere dayandırılmalıdır.

Yükseköğretimde bunların dışında yapılacak yasal düzenlemeler geniş bir mutabakat yanında, aynı zamanda uzmanlarca hazırlanan ayrıntılı ve somut raporlar üzerinde yürütülen uzun süreli çalışma ve tartışmalar ve de siyasal güven ortamını gerektirir. Büyük Atatürk’ün dahi üniversite reformunu bu yolla ve iki sene gibi, o günün siyasi koşullarına göre çok uzun sayılacak bir sürede gerçekleştirdiği asla unutulmamalıdır.  

          Cumhuriyetin temel ilkelerine sadakatı tartışılmaz olan Türk Üniversiteleri,  yükseköğretimde yukarıda değinilen hususlar dışında yapılacak yasal düzenlemelerin uzun vadede büyük sakıncalara yol açabileceğini kamu oyuna önemle duyurur.  

TÜRK ÜNİVERSİTELERİ REKTÖRLER

 KOMİTESİ

 

| Sayfa Başına Dön |

 

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı 06539 Bilkent-Ankara

 

 

Tel: +90(312)298-7000   Fax: +90(312)266-4759

 

 

e-posta: webadmin@yok.gov.tr

url:http://www.yok.gov.tr