IV. TÜRKİYE ÜNİVERSİTELERİ ÖĞRENCİ TEMSİLCİLERİ KURULTAYI
YÖK BAŞKANI PROF. DR. KEMAL GÜRÜZ ’ÜN AÇIŞ KONUŞMASI
(
Banttan Deşifre Edilen Metin)
Sayın Vali,
Değerli
meslektaşlarım,
Sevgili
gençler,
Basınımızın
değerli mensupları,
Cumhuriyet
şehidi Kubilay’ın mürteci yobazlar tarafından katledilmesinin yıldönümü olan,
büyük anlam taşıyan bu günde, büyük anlamı olan başka bir olay vesilesiyle
Cumhuriyetimizin en büyük eserlerinden biri olan Sakarya Üniversitesi’nin, bir
bilim mabedinin yüce çatısı altında sizlere hitap etme fırsatını bulduğum için
fevkalade mutluyum. Sözlerime geçmeden önce bir şükran borcumu huzurlarınızda
ifade etmek istiyorum. Değerli dostum, kardeşim, Sakarya Üniversitesi’nin bir
önceki Rektörü Sayın İsmail Çallı’nın büyük
ama çok büyük hizmetlerini huzurlarınızda zikretmek istiyorum. Kendisi
büyük bir gayretle bir yobazlık yuvasına dönüşme temayülleri oldukça güçlü olan
bir kurumu alıp Cumhuriyet üniversitesine, büyük Atatürk’ün mirasına, entellektüel
mirasına layık bir kurum haline getirmiştir. Bu büyük çabasında kendisine büyük
destekleri olan değerleri kardeşim Mehmet Durman ondan bu hizmet bayrağını
devralmıştır.
Sakarya
Üniversitesi’nin değerli mensupları,
Sayın İsmail
Çallı ’nın o zaman yardımcıları olan Sayın Mehmet Durman ve Sayın Mesut Gür’ün
dünya tarihinin, insanlık tarihinin gördüğü en büyük felaketlerden biri olan
deprem felaketinde bu üniversitenin yaralarının çok kısa sürede sarılıp,
Türkiye’nin en güzel kampüslerinden birinin yaratılmasında, benim bizzat şahit
olduğum, olayın ertesi günü başlayan gayretlerini unutamam. Kendilerini
takdirle, şükranla bir defa daha
kutluyorum, sağ olsunlar, varolsunlar. Hep beraber alkışlıyoruz.
Sevgili
gençler,
Sizlerle çok
açık konuşacağım. Sizlere olayları, bu olaylarda, Cumhuriyetimizin
gelişmesinde, Türk milletinin oluşmasında üniversitelerimizin yerini, tarihsel
bir perspektif içerisinde anlatacağım. Gene tarihsel bir perspektif içinde
sizlere şunları anlatmaya çalışacağım; ülkemizde olaylar oluyor, uzun zamandan
beri, yeni değil.Yani birkaç aylık bir mesele değil. Öyle olaylar oluyor ki,
kendi kendinize sorup düşünüyorsunuz, bir ay önce birisi gelip de bana bir ay
sonra şu olay olacaktı veya iki sene sonra şu olay olacaktı deseydi, acaba inanır
mıydım, diyeceğiniz olaylar oluyor. Şimdi bunlar neden olmuş,neler oluyor,
nereden geldik, nereye gidiyoruz, üniversitelerin konumu nedir konularında,
sizlerle bütün açık kalpliliğimle, bir üniversite camiasının yüce çatısının
altına yakışacak bir üslupla birkaç cümle konuşmak istiyorum.
Bugün dünyada
bir tane medeniyet var. Bu medeniyet, toplumların, milletlerin, insanların kültürlerinin yüksek unsurlarından meydana
gelen büyük bir mozaik. Bu mozaik içinde Dede Efendi de var, Mozart da var,
Itri de var, Chopin de var, Strauss da var. Hereke’de üretilen ipek halı da
var, Seattle’da geliştirilen yazılım da var. Bu medeniyetin göbeğinde,
ortasında bilim var, teknoloji var, bunların dayandığı insan aklı var. Şimdi
bunları bizim için söylemek çok kolay. Ama dönüyoruz bundan bin yıl öncesine,
gördüğümüz manzara şu: VI.yüzyıldan başlayarak yaklaşık XI.- XII. yüzyıla
gelene kadar Müslüman dünyası bilimde , teknolojide, şehirleşmede, yaşam
kalitesinde, Avrupa’nın fersah fersah
önünde, yani mukayese edilemeyecek kadar önünde. Felsefi
dernekleri var, metal işleyebiliyor, ipek kumaş dokuyabiliyor, parfüm
üretebiliyor. Roma’nın, eski Yunan’ın, klasik çağların bütün bilgi birikimini almış, muhafaza etmiş ve
özümsemiş. Fakat XI-XII.yüzyıllarda, Batı’da üniversite diye bir kurum ortaya
çıkıyor,1088’de Bologna Üniversitesi. Aynı dönemlerde İslam dünyasında da
medrese diye bir kurum ortaya çıkıyor. Kim kimden etkilendi, hangisi hangisini
etkiledi bunları bilmek mümkün değil. Ama
ikisi arasında çok ciddi benzerlikler var. Yine aynı dönemlerde bir
felsefi tartışma meydana geliyor,100-200 yüzyıl süren bir tartışma. Bu
tartışmanın bir tarafında Horasanlı bir Türk olan İbn-i Sina var, Latince
adıyla Avicenna. O’nunla aynı safta, Endülüs’te yaşıyan, büyük bir düşünür
olan, bir Müslüman Arap olan İbn-i Rüşt var. Latince adıyla Averroes. Bunlar
ilk defa insan aklını öne çıkarıyorlar.Kutsal vahiyin yeri ayrı, insan aklının
yeri ayrı.İnsan aklının süzgecinden geçmeyen hiçbir şeyin hiçbir değeri yoktur
tezini ortaya atıyorlar.Ve bu felsefi savaş Batıda İbn-i Rüşt ve İbn-i Sina
tarafından kazanılıyor.Bizim dünyamızda ise bunlar bu felsefi savaşı
kaybediyorlar.Dolayısıyla, Batıda insan aklı öne çıkıyor. Bunu, Skolastisizm,
Skolastisizm’i Rönesans, Reform ve Kopernik’in yazdığı De Revolutionibus Orbis
Terrarum ile başlayıp, 1687’de dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük, en
önemli bilimsel eseri olan, Sir Isaac Newton ’ın yazdığı Principia’ya uzanan
bir Bilimsel Devrim var. Principia’nın önemi, ilk defa dünyevi bir kudretle gök
kuvvetini aynı matematiksel ifade içinde anlatılmasıdır. Principia’nın, Newton’ın en büyük katkısı budur. Bu Bilimsel Devrimi izleyen Aydınlanma var,
Aydınlanmayı izleyen Sanayi Devrimi var, Sanayi Devrimi’nin alt yapısını
oluşturan Birmingham’daki Dolunay Cemiyeti var. Her ayın dolunay günü toplanan
‘Lunar Society’ var. Bu topluluk içinde James Watt, oksijeni bulan Priestley,
iki tane büyük sanayici Boulton ve meşhur porselen üreticisi Wedgwood var ve
Darwin var. Oradan, Sanayi Devriminden bugünlere geliyoruz, işte Bilgi Devrimi
ve bildiğimiz olaylar. Bütün bu olaylar Batı dünyasında meydana gelmiş, Batılı
yaklaşımların, Batılı düşünce tarzlarının sonucu olan tarihsel bir süreç.
Kökünde de bir sürü insan arasında, altını çizerek tekrar ifade ediyorum,iki
tane Müslüman düşünür var. Bu çok önemli, dünya medeniyetinde önem taşıyan
isimlerden iki tanesi, İbn-i Sina ile İbn-i Rüşt.
Bizim
dünyamızda ise bu felsefi savaşı İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt kaybetmiştir. Bu
kaybın etkilerinin ortaya çıkması çok uzun sürmüştür. Biz Türkler, Selçuklu
İmparatorluğu’nun da, Osmanlı İmparatorluğu’nun da kurucusuyuz, kültürel
miraslarının varisiyiz, bundan da gurur duyuyoruz. Borcunu da büyük ölçüde biz
ödedik. Ama gerçekleri de konuşmamız lazım. Osmanlı İmparatorluğu büyük bir
devlet, büyük bir imparatorluktu, bir Avrupa gücüydü. Ancak, insan aklı geri
plana düşürüldüğünden, yani felsefi
olarak bizim dünyamızda yaratıcılık da öldüğünden dolayı, medreseler zaman
içinde, Batı üniversitelerinin tersine, bir evrimden geçememiş, tam tersine,
dogmatik dini bilgilerin öğretildiği kurumlar haline gelmiştir. Yani, bizim
dünyamızda huzur, sükun olmuş, ama yaratıcılık da ölmüş. 200-300 sene süreyle
Batı geri olduğundan dolayı biz öne çıkmışız,
ama bir an gelmiş biz duraklamışız, Batı ileriye gitmeye başlamış. Bunun
farkına varılması, ciddi anlamda, bir şok anlamında, travmatik bir şekilde
farkına varılması, 1773’te bir sabah kalkıyorlar, Çeşme’de önlerinde
Osmanlı donanmasının karşısında Rus donanması görülüyor. O güne kadar ,
Baltık’tan çıkıp, Cebel-i Tarık’tan geçilebileceğine inanılmıyor ve sonuçta bizim donanmamızı yakılıyor ve Osmanlı’da o zaman bazı şeylerin yanlış
olduğu, bazı eksiklerin bulunduğunun anlaşılmaya başlandığı dönemler başlıyor.
Reform, Batılılaşma, Islahat dediğimiz hareketler başlıyor. Bu bakımdan,
Osmanlı Devleti kendi kendine eksikliğini görüp de Batılılaşma yolunda
adımlarını kendiliğinden atan, yani bir işgalci güç veya bir sömürge gücü
tarafından empoze edilmeksizin Batılılaşma hareketlerini başlatan
ilk devlettir. Bildiğiniz olaylar, III.Selim, II. Mahmut, 1839
Tanzimat Fermanı,1856 Islahat Fermanı,
1869 Maarif Nizamnamesi, yeni kurumlar
kuruluyor, yeni yapılar geliştiriliyor. Ancak, büyük bir hata da yapılıyor;
eski kurumların, askeriye dışında, yeni kurumlarla yan yana yaşamasına müsaade
ediliyor. Bir tek askeriyede yok. Vaka-i Hayriye’de yeniçeriler kapatıldıktan
sonra sadece düzenli ordular kuruluyor. Ama sıbyan mektebi var, rüştiyeler var,
idadiler var, onun yanında medreseler de var. Medreselerin yanında, Tıp
Fakültesi var. 1846’da ilk defa üniversite kurulması, Batı anlamında bir kurum,
bir yükseköğretim kurumu kurulması gündeme geliyor, Darülfünun. Fakat fiilen
faaliyete geçmesi tam 54 yıl sürüyor. Bu medreselerdeki yobazların baskısından
dolayı,yani 1900 yılında ancak faaliyete geçebiliyor. Kısacası reform
yapıldığında, inkılap yapıldığında, eski kurumlarla yeni kurumların yan yana
yaşamasına müsaade ettiğinizde netice alamıyorsunuz. Ve bundan dolayı Osmanlı
İmparatorluğu, 19. yüzyılda Hasta Adam haline geliyor. Rönesans’ı kaçırıyor,
Reformu kaçırıyor, Bilimsel Devrimi kaçırıyor. Matbaanın gelmesi 250-270 yıl
sürüyor. Büyük bir askeri güç olmasına
rağmen, Sanayi Devrimi’nin hiç farkında olmuyor. Hiçbir katkısı yok. Ve bu
hastalık zamanla ölümcül hale geliyor ve 624 yıl sonra dünyanın en büyük
devletlerinden, en büyük imparatorluklarından, en büyük güçlerinden bir tanesi
tarihin sayfalarına karışıyor. 624 yıl süren bir serüven, sadece son 100-150
yılında işte modern dünyayı, bilimi yakalama çabaları da yetmiyor,bir tek
askeriye dışında.
Nitekim Cumhuriyeti kuran kadroların da, neredeyse tamamının askeriyeden yetişmiş
olması da bir tesadüf değil; bundan kaynaklanıyor. Büyük Atatürk olsun, İsmet
İnönü olsun, Cumhuriyeti kuran kadrolar. Bu büyük imparatorluğun küllerinden
Türkiye Cumhuriyeti çıkıyor, 35 devlet ile birlikte. Türkiye Cumhuriyeti’nin
diğerlerinden farkı şu, Osmanlı’yı uzaklaştırarak, mağlup ederek edinilen bir
toprak üzerinde değil, aynı toprak üzerinde, toprak aynı toprak, insanlar aynı
insanlar. İmparatorluğun dört bir tarafından çeşitli lehçeleri olan, çeşitli
diller konuşan, çeşitli inançlarda, çeşitli etnik kökenlerden insanlar
Anadolu’ya geliyor. Anadolu’da, tasada kıvançta birlik ilkesine göre
birleşiyor, çok çeşitli insanlar var. Mesela benim babam Selanik doğumlu.
Annemin tarafı Şumnu’dan, kayınpederim Lefkoşa doğumlu. Hepsi Anadolu’ya gelip
düşmanı mağlup ediyorlar ve Türk
Milleti’ni oluşturuyorlar. Şimdi toprak aynı, insanlar aynı, değişen ne?
Değişen devletin şekli. Çok uluslu, çok dinli, çok dilli bir devlet, bir
imparatorluk, büyük ölçüde şer’i hukuk kuralları ile yönetilen bir
imparatorluk, milli bir devlete dönüşüyor. Ümmet, millete dönüşüyor,tebaa vatandaşa dönüşüyor ve vatandaşın
geleceğinin kontrolü bir hanedandan vatandaşın kendisinin eline geçiyor. Yani
milli hakimiyet ilkesi ve çağdaş bir devlet, büyük bir millet ortaya çıkıyor.
Büyük Atatürk’ün ve o’nun silah arkadaşlarının önderliğinde. O devletin
vasıfları şunlardır: Bir, laiktir. İki, dil birliği vardır,dil birliği
fevkalade önemlidir, dil birliğinin bozulmasına asla müsaade edilemez. Üç, hak
ve fırsat eşitliği vardır. Hak ve fırsat eşitliği demek, hiçbir sebeple
dini,etnik ,inanç, cinsiyet farkına
göre vatandaşlar arasında ayırım yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı
bir aidiyet ve sadakat hissine dayandırılmıştır.Türkiye Cumhuriyeti bu bakımdan
bir çok Avrupa ülkesinin önündedir. Bir çok Avrupa ülkesinde vatandaşlık çok
yakın zamana kadar kan hukukuna, yani etnik kökene, jus sanguinis, dayandırılmışken,
biz bunu 79 yıl önce gerçekleştirmişizdir. Kadınlarımıza seçme seçilme hakkı
verilmiştir, evrensel seçme seçilme hakkı. Bu bakımdan da bir çok Avrupa
ülkesinden Türkiye öndedir. Çünkü kadınla erkeğin bir arada olmadığı bir yerde,
karışık bir şekilde bir arada olmadığı bir yerde, medeniyet olmaz. Şu salonun
yarısında kadınlar, diğer yarısında da erkekler oturuyor olursa, orada
medeniyet olmaz. Türkiye Cumhuriyeti bunların hepsini büyük ölçüde başarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bir
Avrupa gücünün devamıdır. Osmanlı
İmparatorluğu’nun bir Avrupa devleti olduğu 1856 yılında Paris Kongresi’nde
tescil etmişti. Avrupa’yı şekillendiren bütün kongrelerde, olaylarda Osmanlı Devleti dolayısıyla Türkiye
Cumhuriyeti ve biz Türkler varız. Biz Avrupalıyız. Hep Batı’ya doğru aktık,
coğrafi olarak da Batı’ya doğru aktık,
kafa yapımız itibariyle de Batı’ya aktık ve Avrupalılık,
Avrupalı yaşam tarzı, Batılı yaşam tarzı bizim hayat tarzımızdır. Dolayısıyla,
hiç kimsenin Avrupa Birliği üyeliği konusunda farklı düşünmemesi gerekmektedir.
Bir idealdir, bu ideal de mutlaka
gerçekleşecektir.
Cumhuriyet
kurulduğu zamanki durumu, yani başlangıç noktasındaki şartları iyi anlamak
lazım. Bundan 79 sene önce, yetişmiş insan gücü çok az, Osmanlı’nın son
dönemlerinde meydana getirilen eğitim kurumlarının yetiştirdiği insanlar uzun
süren harplerde büyük ölçüde telef olmuş. Balkan Savaşları, Birinci Dünya
Savaşı, Kurtuluş Savaşı… Galatasaray Lisesine gidin bakın, hepsinin resimlerini
göreceksiniz, Çanakkale’de şehit olanlar. Tıbbiyeliler, hepsi orada şehit
olmuş. Fiziksel alt yapı yok, kurumsal
alt yapı yok. Memleketin bir yerinden bir yerine ulaşmak mümkün değil, yol yok.
Hizmetler yok, fert başına düşen milli gelir yaklaşık 35 dolar civarında, 1948
fiyatlarıyla; 90’lı yıllar ortalama fiyatlarıyla 500-600 dolara tekabül ediyor,
aşağı yukarı. Onun da tamamı İstanbul, İzmir gibi illerde konsantre olmuş
vaziyette. İşte o günlerden bugünlere geldik. Gelinen nokta, bir tek rakamla
ifade edeyim,1923 yılında 2914 tane yükseköğretim öğrencisi vardı Türkiye’de,
geçtiğimiz yıl 1 milyon 700 bin yükseköğretim öğrencisi var. Yükseköğretim
sistemi 500 kat büyümüş. Beşyüz , dile kolay. Fert başına milli gelirimiz,
satın alma gücü kapasitesine göre 6000 dolara yükselmiş, büyük krizler yaşamışız.
Bu krizleri örnek alarak oralardan ileriye ekstrapole edemeyiz. Nüfusumuz 5-6
kat artmış. Yani ekonomimiz yaklaşık 30-35 kat büyümüş, ortalama %5 kalkınma
hızına tekabül ediyor,dünyanın 18. büyük ekonomisi olduk. Bir ucunda Balkanlar,
bir ucunda Kafkasya, bir ucunda Orta Doğu
olan, dünyayı sarsan bir çok olayların
geçmişte ve günümüzde meydana
geldiği, bu istikrarsızlık üçgeninin tam ortasındayız. Demokrasi, istikrar,
medeniyet adasıdır ülkemiz. Zaman zaman kesintiye uğramış olsa da, bazı eksikleri
olsa da, ki onlar abartıldığı kadar büyük değildir, Türkiye Cumhuriyeti 79 yıl
boyunca demokrasiyle, halkın iradesiyle, hür basınıyla, hür üniversitesiyle
yönetilmiş bir ülkedir. Bütün bunları gerçekleştirmek kolay değil; bu büyük
transformasyon, ümmetten millete, tebaadan vatandaşa geçiştir. Bunları
unutmamak lazım. Cumhuriyetin içeride ve dışarıda daima düşmanları olmuştur.
Her zaman olmuştur. Bunu da iyi bilmemiz lazım. Kubilay’ı kesenler aydan
gelmediler. Onlar da bu ülkede yaşayan insanlardı.
Cumhuriyetin
bu başarısında en büyük pay milli eğitim sisteminindir. Türkiye Cumhuriyeti
ihraç edilebilen birincil doğal kaynaklara sahip değil, petrol,kauçuk vs. gibi.
Çok büyük yardımlar da almadık, çok büyük yabancı yatırımlar da almadık. Ne
yapıldıysa esas itibariyle kendi milli eğitim sistemimizden yetişen insanımızın
yarattığı katma değer sayesinde oldu. Ve günümüze geldik. Türkiye
Cumhuriyeti’nin bu çizgisini saptırmak isteyenler geçmişte hep olmuştur, bugün
de vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nde 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu
çıkarılmış ve milli eğitim sistemi kurulmuştur. Din adamlarımızın da bu sistemden yetişmesi öngörülmüştür. Doğru
bir karardır. Ama, Tevhid-i Tedrisat Kanunu,
laik,çağdaş eğitim sisteminin yanında, neredeyse ona alternatif hale
gelebilecek ikinci bir din ağırlıklı eğitim sisteminin oluşmasını öngörmemiştir. Bunlara müsaade edilirse aynı Osmanlı’daki gibi olur. İki türlü
sistemin yan yana oluşup, yaşamasına müsaade edilirse bunun altından kalkılmaz
ve sıkıntılar doğar; nitekim doğmuştur da. Beşinci sınıftaki çocuğa, 11
yaşındaki çocuğa din adamı yetiştirilmek üzere dini eğitim vermeye başlayan
hiçbir ülke yok dünyada. Din adamlarımızın eğitiminin mutlaka ve mutlaka artık
yükseköğretim düzeyine çekilmesi lazım. Ve din hizmetlerinin, diyanet
hizmetlerinin gerektirdiği sayıda ve nitelikte insan yetiştirilmesi lazımdır.
Türkiye bunu gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti,
kutlamalarına katılanların bulunduğu
insanlar ülkemizde de olsa, tabi ki molla rejimine dönüşmez. Türkiye
Cumhuriyeti Vahabi bataklığında entarileriyle dolaşan insanlar dahi olsa, o
bataklığa da sürüklenmez. Ama, Türkiye Cumhuriyeti’ni Büyük Atatürk’ün çizdiği
yoldan saptırmak isteyenlerin olduğu bir gerçektir. Onlar olmadığı zaman başka
bir şey oldurtmak isteyenler vardır. Buna da asla müsaade edilemez, asla
müsaade edilemez.
Sevgili
gençler,
Bugün dünya
kökten dinci bir asimetrik savaşla
karşı karşıyadır. İnsanlığa ve medeniyete karşı açılmış bir asimetrik savaş.
Yani bir terör savaşıyla karşı karşıyadır. Dünya Ticaret Merkezi Kuleleri’ne ,
yani dostumuz ve müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri’ne yapılan saldırı
bunun en bariz örneğidir. Bu asimetrik terörün finans kaynağı da, fikri yapısı
da biraz önce bahsettiğim o iki bataklıktır. Bu bataklıklar,özellikle Vahabi
bataklığı, Asya’da, Pakistan’da, o civarda
medreseler adıyla bir takım okullar açmıştır, Taliban oradan
yetişmiştir. Taliban talebenin çoğulu demektir. Ben bunları gözümle gördüm. Bu
ülkeden giden çocukların ne hale getirildiğini gözümle gördüm orada. Aynı
kaynak Rotterdam’da İslam Üniversitesi açıyor. İslami Üniversite adı altında.
Niye? Batılıların yadırgamayacağı bir şey olduğu için. Asya’da medrese,
Avrupa’da İslami Üniversite. Yani Hristiyan, Katolik üniversiteleri gibi. Ama
Katolik üniversitesi, millet olarak, tarihte büyük devrimler geçirmiş, evrimler
geçirmiş ülkelerde. O üniversitelerde Galile’nin engizisyon karşısında hayatını
kurtarmak için biat ederken, bir yandan da ayağını yere vurup inatla “Terrerum muove”
dediğini öğretiyor bugün. Yani yine de dünya dönüyor dediğini öğretiyorlar.
Açınız bakınız bu İslami Üniversite’nin kadrolarında kimler var, bir kısmı bu
ülkeden gitmiş insanlardır, bir kısmı bu ülkede halen bulunan insanlardır.
Şimdi
hiçbir şey konuşmayalım, her şey güllük gülistanlık olsun. Demokrasi bu değil
ki. Üniversitenin tarihten gelen bir misyonu var. Üniversite, bilimsel
özgürlük, fikir özgürlüğü, akademik hürriyetin yer aldığı bir kurum. Bunun tabi
ki sınırları var. Bunun sınırları ülke kanunlarıdır. Üniversitelerde kanunlara
aykırı hiçbir şey yapılamaz. Ama en önemlisi sınır bilimsel sınırdır ve 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu, üniversitelere, Türk üniversitelerine, bilimsel
esaslara sadık olarak kamu oyunu, Türk milletini aydınlatma görevini asli bir
görev olarak vermiştir. Bilimsel esas demek, gördüğümüzü , tabiatta, toplumda gördüğümüzü açıkça,
kıvırtmadan milletimize, bilim dünyasına anlatmaktır; doğru olarak
yorumlamaktır. Bunları kimse inkar edemez. Çağdaş kurumların, bilimsel esaslı
kurumların, Cumhuriyet kurumlarının yanında, o
kurum kisvesi altında yani, bir bina düşünün fasadı, ön cephesi gayet
güzel, arkada başka şeyler oluyor. Buna müsaade edilemez. Etmedik,
etmemekteyiz, etmeyeceğiz. Herkes bunu böyle bilmelidir.
Milli
eğitim sistemimiz Türk Milletinin yaratılmasında, Türk toplumunun, ekonomik
olarak da sosyal olarak da geliştirilmesinde en önemli rolü oynamıştır.
Cumhuriyet öğretmenlerimizin eseridir. Dolayısıyla, milli eğitimde ne olduğu
üniversiteleri çok yakından ilgilendirmektedir. Biz de milletimize hesap
vermekle yükümlüyüz üniversiteler olarak. Biz aynı zamanda da milli eğitimde ne
olduğunu fevkalade önemle takip etmekteyiz. Ve milletimizi aydınlatacağız
sürekli olarak. Bu bizim görevimizdir. Hakkari’de bir anaokulunda ne oluyor,
Tekirdağ’da bir anaokulunda ne oluyor, Muğla’da ne olduğu,Artvin’de ne
olduğu,Samsun’da ne olduğu, Mersin’de ne olduğu bizi ilgilendiriyor,
ilgilenmeye devam edip, konuşmaya devam edeceğiz. Bundan başka bir şey
düşünülemez. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin savunucusuyuz. Neye savunucusuyuz, bakınız sevgili gençler,
bu kanun çıkana kadar ilkokulu bitiren öğrencilerimizin, yani 5 yıllık eğitim
sonunda, %45’i eleniyordu gençlerimizin, ortaokula devam edeni %55. Yani
nüfusumuzun yarısı bu ülkenin ilkokulda kalıyordu. Onun için iş gücümüz
gelişemedi, rekabet gücümüzü onun için kaybettik. 79 yılda biz bilimsel
açığımızı kapattık, Sanayi Devrimini yakaladık ve bunu kendi başımıza, bu
eğitimden çıkan insanlarla yaptık. Onun için konuşmaya devam edeceğiz.
Atatürk’ün yarattığı Cumhuriyetin en büyük eserleri olan üniversitelerin Türk
milletine, insanlığa, bilime karşı görevidir bu. Hiç kimse bizi susturamaz.
Bunu söylerken kanunlara aykırı davranalım, sokağa dökülelim asla demiyoruz. Huzurun sükunun sağlanması
için rektörlerimiz yoktan var etmişlerdir, ona devam edeceğiz. Kanunların bize
verdiği görevler çerçevesinde, kanunlar
içinde kalarak, Cumhuriyet’e yönelik en ufak bir yan bakma dahi gördüğümüzde konuşacağız,
konuşmaya devam edeceğiz, şahıslarımıza maliyeti ne olursa olsun. Herkes
konuşacak, üniversite susacak, böyle bir şey olur mu? Kanunlar dahilinde herşey
konuşulacak. Türk üniversitelerinde devlete, millete, bilime, insanlığa,
medeniyete karşı tavır aldırtmayız.
Kanunların yasak ettiği hiç birşey yapmayız ve yaptırtmayız, ama gördüğümüzü de
söyleriz.
Laiklik ilkesi Batıda genelde din ile devlet
işlerinin ayrılması olarak tanımlanır. Yani, İngilizce tabiri ile separation of
state and church. Çünkü bunlar birbirleriyle
geçmişte mücadele içinde olan iki kurumdur, sivil devlet ile kilise. Bu
tanım genel tanım olarak bize de gelmiştir. Ama, Müslüman bir ülkede, büyük bir
devrim yapmış, büyük bir dönüşümü gerçekleştirmiş bir ülkede ve bu devrim
sayesinde 55 tane İslam ülkesi arasında İslamiyet’in en iyi yaşandığı ülke olan
Türkiye Cumhuriyeti’nde, laikliğin ayrı bir tanımı vardır. Müslüman
demokratlığın fikri mülkiyet hakkı büyük Atatürk’tedir, O’ndan sonra gelen rahmetli İsmet Paşa’dadır. Rahmetli Adnan
Menderes’tedir, rahmetli Celal Bayar’dadır.
Hiç kimse ilk defa böyle bir şey oluyor diye ortaya çıkmasın. Gayet açıktır. Bu
memlekette camilerimizde ezan okunuyorsa, topraklarımız üzerinde ay yıldızlı
bayrağımız dalgalanıyorsa bunu Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran o Müslüman
demokratlara borçlu olduğumuzu hiçbir zaman unutmamamız lazım. Eğer onlar
olmasaydı, biz belki bugün fiziksel olarak, biyolojik olarak var olabilirdik.
Ama, adımız başka bir şey olurdu. Bunu hiçbir zaman unutmamız lazım. İşte bunu bize bahşeden laikliğin esas
tanımı Türkiye Cumhuriyeti’nde şer’i hukuk kurallarının yerini pozitif hukukun almış olmasıdır. Tekrar altını
çiziyorum, şer’i hukuk kurallarının yerini pozitif hukukun almış olmasıdır.
İnsan aklının süzgecinden geçen hukukun almış olmasıdır, medeni dünyanın kabul
ettiği hukukun almış olmasıdır. İşte bu sayede biz, medeni dünya ile yatıp
kalkıyoruz. Dolayısıyla, yüksek yargı
organlarının pozitif hukuka dayanarak vermiş olduğu kararlara herkes uymak
mecburiyetindedir. Biz bunu uyguladık, uygulamaya devam edeceğiz. Tek bir kelime yöneltilmemiştir
Türkiye’ye bundan dolayı. Dünyevi işler ile uhrevi işlerin birbirine
karıştırılması asla savunulamaz, bunlar tamamen birbirinden ayrıdır.
Milletimizin içinde her türlü düşüncede insanlar vardır, onların dini
inançlarına hepimiz saygılı olmak durumundayız. Ama, onların kamu hayatına
yansıtılmasına asla müsaade edilemez. Meclisimizin oluşturduğu
komisyonlarda milli eğitim
camiamızda her türlü mesleki kökenden
gelen insanlar olabilir. Ama TBMM’ nin Milli Eğitim Komisyonunda dini eğitim
kökeninden gelen, bir kısmı geçmişte 8
yıllık zorunlu kesintisiz temel eğitime karşı aleni tavır koymuş insanların
çoğunluk oluşturmasına kimsenin ses çıkarmaması da beklenmemelidir. Bunları
konuşacağız. Bunlar üniversiteler olarak bizim görevimizdir.
Sevgili gençler,
Öğrenci konseyleri, siz de bunları konuşun diye kuruluyor. Hiçbir
dayatma olmaksızın, özgür düşüncenizle seçme seçilme alışkanlıklarını,
terbiyesini kazanabilmeniz için. Yarın öbür gün bizim bugün oturduğumuz yerlerde
siz oturacaksınız. Memleketi siz yöneteceksiniz. Başbakan ve Cumhurbaşkanı
sizlerden biri olacak. Konseyler eğitiminizin bir parçası olacak. Yedi seneden
beri bununla uğraştım. 1985’ ten beri her kanun tasarısında bunu gündeme
getirdim. Resmi gazetede yayımlanan bu yönetmelikle büyük bir adım atıldı; daha
da açık seçik yasal çerçeveye oturtulup mali imkanlarla donatılması lazım.
Şimdiye kadar elimizdeki imkanlarla bunu gerçekleştirdik. Sizin fikriniz, ne
düşündüğünüz, bizi beğenip beğenmediğiniz bizi hiç ilgilendirmiyor, hatta bizi
tenkit etmenizi istiyoruz. Ama, bilimsel özerkliğin, akademik hürriyetin
dünyada geçerli olan tanımına uygun olarak, yani kanunların çizdiği sınırlar
içinde, bilimsel yöntemlerin çizdiği sınırlar içinde. Ben böyle düşünüyorum,
dolayısıyla doğrudur denemez. Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinde herşey
okutulur, teokratik düzen de okutulur,
çoğulcu demokratik düzen de okutulur, faşist düzen de komünist düzen de
okutulur. Ama bu size Türkiye Cumhuriyeti’ne darülharp deme hakkını vermez.
Bunu dediğiniz anda kapının önüne
konulursunuz. Konmuştur, konmaya devam edecektir ve dünyada da böyledir.
Ayrılıkçı akımlar da okutulur; ama, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını
bozacak, milli birliğimizi bozacak, bilim dışı, insanlık dışı akımların propagandası
terör zeminini oluşturacak şekilde okutulamaz. O biraz önce bahsettiğim
bataklıklar, mollalar rejimi, Vahabilik de buralarda okutulur; ama, bunlar
Türkiye Cumhuriyeti rejimini tehdit edecek duruma getirilemez, getirildiği anda
kapının önüne konursunuz, İngiltere’de de konursunuz, Kanada’da da konursunuz,
Japonya’da da konursunuz. Hindistan’da da, Brezilya’da da konursunuz; sınırlar
bunlardır. Ülkenin kanunları, devletin temel nitelikleri ve bilimsel yöntem.
Atatürk’ün
Gençliğe Hitabesi, hepimizin zihinlerine kazınmıştır. Oradan silinip, sökülüp
atılması mümkün değildir. Onun için ben de müsadenizle sözlerimi şöyle
bitiriyorum;
Türk Milleti’nin bir ferdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin gururlu bir vatandaşı olarak diyorum ki; Yoksa içinde Büyük Atatürk’e karşı sonsuz sevgi, saygı, şükran ve minnetin, bırak Türküm demeyi sen insan bile değilsin.
Teşekkür ederim.