IV. TÜRKİYE ÜNİVERSİTELERİ ÖĞRENCİ TEMSİLCİLERİ KURULTAYI

YÖK BAŞKANI PROF. DR. KEMAL GÜRÜZ ’ÜN AÇIŞ KONUŞMASI

( Banttan Deşifre Edilen Metin)

                                                                       

           

                                                                                      23 Aralık 2002

 

 

 

Sayın Vali,

Değerli meslektaşlarım,

Sevgili gençler,

Basınımızın değerli mensupları,

 

 

 

            Cumhuriyet şehidi Kubilay’ın mürteci yobazlar tarafından katledilmesinin yıldönümü olan, büyük anlam taşıyan bu günde, büyük anlamı olan başka bir olay vesilesiyle Cumhuriyetimizin en büyük eserlerinden biri olan Sakarya Üniversitesi’nin, bir bilim mabedinin yüce çatısı altında sizlere hitap etme fırsatını bulduğum için fevkalade mutluyum. Sözlerime geçmeden önce bir şükran borcumu huzurlarınızda ifade etmek istiyorum. Değerli dostum, kardeşim, Sakarya Üniversitesi’nin bir önceki Rektörü Sayın İsmail Çallı’nın büyük  ama çok büyük hizmetlerini huzurlarınızda zikretmek istiyorum. Kendisi büyük bir gayretle bir yobazlık yuvasına dönüşme temayülleri oldukça güçlü olan bir kurumu alıp Cumhuriyet üniversitesine, büyük Atatürk’ün mirasına, entellektüel mirasına layık bir kurum haline getirmiştir. Bu büyük çabasında kendisine büyük destekleri olan değerleri kardeşim Mehmet Durman ondan bu hizmet bayrağını devralmıştır.

 

Sakarya Üniversitesi’nin değerli mensupları,

 

Sayın İsmail Çallı ’nın o zaman yardımcıları olan Sayın Mehmet Durman ve Sayın Mesut Gür’ün dünya tarihinin, insanlık tarihinin gördüğü en büyük felaketlerden biri olan deprem felaketinde bu üniversitenin yaralarının çok kısa sürede sarılıp, Türkiye’nin en güzel kampüslerinden birinin yaratılmasında, benim bizzat şahit olduğum, olayın ertesi günü başlayan gayretlerini unutamam. Kendilerini takdirle,  şükranla bir defa daha kutluyorum, sağ olsunlar, varolsunlar. Hep beraber alkışlıyoruz.

 

            Sevgili gençler,

 

Sizlerle çok açık konuşacağım. Sizlere olayları, bu olaylarda, Cumhuriyetimizin gelişmesinde, Türk milletinin oluşmasında üniversitelerimizin yerini, tarihsel bir perspektif içerisinde anlatacağım. Gene tarihsel bir perspektif içinde sizlere şunları anlatmaya çalışacağım; ülkemizde olaylar oluyor, uzun zamandan beri, yeni değil.Yani birkaç aylık bir mesele değil. Öyle olaylar oluyor ki, kendi kendinize sorup düşünüyorsunuz, bir ay önce birisi gelip de bana bir ay sonra şu olay olacaktı veya iki sene sonra şu olay olacaktı deseydi, acaba inanır mıydım, diyeceğiniz olaylar oluyor. Şimdi bunlar neden olmuş,neler oluyor, nereden geldik, nereye gidiyoruz, üniversitelerin konumu nedir konularında, sizlerle bütün açık kalpliliğimle, bir üniversite camiasının yüce çatısının altına yakışacak bir üslupla birkaç cümle konuşmak istiyorum.

 

           

Bugün dünyada bir tane medeniyet var. Bu medeniyet, toplumların, milletlerin, insanların  kültürlerinin yüksek unsurlarından meydana gelen büyük bir mozaik. Bu mozaik içinde Dede Efendi de var, Mozart da var, Itri de var, Chopin de var, Strauss da var. Hereke’de üretilen ipek halı da var, Seattle’da geliştirilen yazılım da var. Bu medeniyetin göbeğinde, ortasında bilim var, teknoloji var, bunların dayandığı insan aklı var. Şimdi bunları bizim için söylemek çok kolay. Ama dönüyoruz bundan bin yıl öncesine, gördüğümüz manzara şu: VI.yüzyıldan başlayarak yaklaşık XI.- XII. yüzyıla gelene kadar Müslüman dünyası bilimde , teknolojide, şehirleşmede, yaşam kalitesinde, Avrupa’nın      fersah   fersah    önünde,  yani mukayese     edilemeyecek    kadar  önünde. Felsefi dernekleri var, metal işleyebiliyor, ipek kumaş dokuyabiliyor, parfüm üretebiliyor. Roma’nın, eski Yunan’ın, klasik çağların bütün  bilgi birikimini almış, muhafaza etmiş ve özümsemiş. Fakat XI-XII.yüzyıllarda, Batı’da üniversite diye bir kurum ortaya çıkıyor,1088’de Bologna Üniversitesi. Aynı dönemlerde İslam dünyasında da medrese diye bir kurum ortaya çıkıyor. Kim kimden etkilendi, hangisi hangisini etkiledi bunları bilmek mümkün değil. Ama  ikisi arasında çok ciddi benzerlikler var. Yine aynı dönemlerde bir felsefi tartışma meydana geliyor,100-200 yüzyıl süren bir tartışma. Bu tartışmanın bir tarafında Horasanlı bir Türk olan İbn-i Sina var, Latince adıyla Avicenna. O’nunla aynı safta, Endülüs’te yaşıyan, büyük bir düşünür olan, bir Müslüman Arap olan İbn-i Rüşt var. Latince adıyla Averroes. Bunlar ilk defa insan aklını öne çıkarıyorlar.Kutsal vahiyin yeri ayrı, insan aklının yeri ayrı.İnsan aklının süzgecinden geçmeyen hiçbir şeyin hiçbir değeri yoktur tezini ortaya atıyorlar.Ve bu felsefi savaş Batıda İbn-i Rüşt ve İbn-i Sina tarafından kazanılıyor.Bizim dünyamızda ise bunlar bu felsefi savaşı kaybediyorlar.Dolayısıyla, Batıda insan aklı öne çıkıyor. Bunu, Skolastisizm, Skolastisizm’i Rönesans, Reform ve Kopernik’in yazdığı De Revolutionibus Orbis Terrarum ile başlayıp, 1687’de dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük, en önemli bilimsel eseri olan, Sir Isaac Newton ’ın yazdığı Principia’ya uzanan bir Bilimsel Devrim var. Principia’nın önemi, ilk defa dünyevi bir kudretle gök kuvvetini aynı matematiksel ifade içinde anlatılmasıdır. Principia’nın,  Newton’ın en büyük  katkısı budur. Bu Bilimsel Devrimi izleyen Aydınlanma var, Aydınlanmayı izleyen Sanayi Devrimi var, Sanayi Devrimi’nin alt yapısını oluşturan Birmingham’daki Dolunay Cemiyeti var. Her ayın dolunay günü toplanan ‘Lunar Society’ var. Bu topluluk içinde James Watt, oksijeni bulan Priestley, iki tane büyük sanayici Boulton ve meşhur porselen üreticisi Wedgwood var ve Darwin var. Oradan, Sanayi Devriminden bugünlere geliyoruz, işte Bilgi Devrimi ve bildiğimiz olaylar. Bütün bu olaylar Batı dünyasında meydana gelmiş, Batılı yaklaşımların, Batılı düşünce tarzlarının sonucu olan tarihsel bir süreç. Kökünde de bir sürü insan arasında, altını çizerek tekrar ifade ediyorum,iki tane Müslüman düşünür var. Bu çok önemli, dünya medeniyetinde önem taşıyan isimlerden iki tanesi, İbn-i Sina ile İbn-i Rüşt.

 

Bizim dünyamızda ise bu felsefi savaşı İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt kaybetmiştir. Bu kaybın etkilerinin ortaya çıkması çok uzun sürmüştür. Biz Türkler, Selçuklu İmparatorluğu’nun da, Osmanlı İmparatorluğu’nun da kurucusuyuz, kültürel miraslarının varisiyiz, bundan da gurur duyuyoruz. Borcunu da büyük ölçüde biz ödedik. Ama gerçekleri de konuşmamız lazım. Osmanlı İmparatorluğu büyük bir devlet, büyük bir imparatorluktu, bir Avrupa gücüydü. Ancak, insan aklı geri plana düşürüldüğünden, yani  felsefi olarak bizim dünyamızda yaratıcılık da öldüğünden dolayı, medreseler zaman içinde, Batı üniversitelerinin tersine, bir evrimden geçememiş, tam tersine, dogmatik dini bilgilerin öğretildiği kurumlar haline gelmiştir. Yani, bizim dünyamızda huzur, sükun olmuş, ama yaratıcılık da ölmüş. 200-300 sene süreyle Batı  geri olduğundan dolayı biz öne çıkmışız, ama bir an gelmiş biz duraklamışız, Batı ileriye gitmeye başlamış. Bunun farkına varılması, ciddi anlamda, bir şok anlamında, travmatik bir şekilde farkına varılması, 1773’te  bir  sabah kalkıyorlar, Çeşme’de önlerinde Osmanlı donanmasının karşısında Rus donanması görülüyor. O güne kadar , Baltık’tan çıkıp, Cebel-i Tarık’tan geçilebileceğine inanılmıyor  ve sonuçta bizim donanmamızı yakılıyor  ve Osmanlı’da o zaman bazı şeylerin yanlış olduğu, bazı eksiklerin bulunduğunun anlaşılmaya başlandığı dönemler başlıyor. Reform, Batılılaşma, Islahat dediğimiz hareketler başlıyor. Bu bakımdan, Osmanlı Devleti kendi kendine eksikliğini görüp de Batılılaşma yolunda adımlarını kendiliğinden atan, yani bir işgalci güç veya bir sömürge gücü tarafından empoze edilmeksizin Batılılaşma hareketlerini  başlatan  ilk  devlettir. Bildiğiniz  olaylar, III.Selim, II. Mahmut, 1839 Tanzimat  Fermanı,1856 Islahat Fermanı, 1869 Maarif Nizamnamesi,  yeni kurumlar kuruluyor, yeni yapılar geliştiriliyor. Ancak, büyük bir hata da yapılıyor; eski kurumların, askeriye dışında, yeni kurumlarla yan yana yaşamasına müsaade ediliyor. Bir tek askeriyede yok. Vaka-i Hayriye’de yeniçeriler kapatıldıktan sonra sadece düzenli ordular kuruluyor. Ama sıbyan mektebi var, rüştiyeler var, idadiler var, onun yanında medreseler de var. Medreselerin yanında, Tıp Fakültesi var. 1846’da ilk defa üniversite kurulması, Batı anlamında bir kurum, bir yükseköğretim kurumu kurulması gündeme geliyor, Darülfünun. Fakat fiilen faaliyete geçmesi tam 54 yıl sürüyor. Bu medreselerdeki yobazların baskısından dolayı,yani 1900 yılında ancak faaliyete geçebiliyor. Kısacası reform yapıldığında, inkılap yapıldığında, eski kurumlarla yeni kurumların yan yana yaşamasına müsaade ettiğinizde netice alamıyorsunuz. Ve bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılda Hasta Adam haline geliyor. Rönesans’ı kaçırıyor, Reformu kaçırıyor, Bilimsel Devrimi kaçırıyor. Matbaanın gelmesi 250-270 yıl sürüyor. Büyük   bir askeri güç olmasına rağmen, Sanayi Devrimi’nin hiç farkında olmuyor. Hiçbir katkısı yok. Ve bu hastalık zamanla ölümcül hale geliyor ve 624 yıl sonra dünyanın en büyük devletlerinden, en büyük imparatorluklarından, en büyük güçlerinden bir tanesi tarihin sayfalarına karışıyor. 624 yıl süren bir serüven, sadece son 100-150 yılında işte modern dünyayı, bilimi yakalama çabaları da yetmiyor,bir tek askeriye dışında.

 

            Nitekim  Cumhuriyeti kuran kadroların da,  neredeyse tamamının askeriyeden yetişmiş olması da bir tesadüf değil; bundan kaynaklanıyor. Büyük Atatürk olsun, İsmet İnönü olsun, Cumhuriyeti kuran kadrolar. Bu büyük imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti çıkıyor, 35 devlet ile birlikte. Türkiye Cumhuriyeti’nin diğerlerinden farkı şu, Osmanlı’yı uzaklaştırarak, mağlup ederek edinilen bir toprak üzerinde değil, aynı toprak üzerinde, toprak aynı toprak, insanlar aynı insanlar. İmparatorluğun dört bir tarafından çeşitli lehçeleri olan, çeşitli diller konuşan, çeşitli inançlarda, çeşitli etnik kökenlerden insanlar Anadolu’ya geliyor. Anadolu’da, tasada kıvançta birlik ilkesine göre birleşiyor, çok çeşitli insanlar var. Mesela benim babam Selanik doğumlu. Annemin tarafı Şumnu’dan, kayınpederim Lefkoşa doğumlu. Hepsi Anadolu’ya gelip düşmanı mağlup ediyorlar ve  Türk Milleti’ni oluşturuyorlar. Şimdi toprak aynı, insanlar aynı, değişen ne? Değişen devletin şekli. Çok uluslu, çok dinli, çok dilli bir devlet, bir imparatorluk, büyük ölçüde şer’i hukuk kuralları ile yönetilen bir imparatorluk, milli bir devlete dönüşüyor. Ümmet, millete dönüşüyor,tebaa  vatandaşa dönüşüyor ve vatandaşın geleceğinin kontrolü bir hanedandan vatandaşın kendisinin eline geçiyor. Yani milli hakimiyet ilkesi ve çağdaş bir devlet, büyük bir millet ortaya çıkıyor. Büyük Atatürk’ün ve o’nun silah arkadaşlarının önderliğinde. O devletin vasıfları şunlardır: Bir, laiktir. İki, dil birliği vardır,dil birliği fevkalade önemlidir, dil birliğinin bozulmasına asla müsaade edilemez. Üç, hak ve fırsat eşitliği vardır. Hak ve fırsat eşitliği demek, hiçbir sebeple dini,etnik ,inanç, cinsiyet  farkına göre vatandaşlar arasında ayırım yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bir aidiyet ve sadakat hissine dayandırılmıştır.Türkiye Cumhuriyeti bu bakımdan bir çok Avrupa ülkesinin önündedir. Bir çok Avrupa ülkesinde vatandaşlık çok yakın zamana kadar kan hukukuna, yani etnik kökene, jus sanguinis, dayandırılmışken, biz bunu 79 yıl önce gerçekleştirmişizdir. Kadınlarımıza seçme seçilme hakkı verilmiştir, evrensel seçme seçilme hakkı. Bu bakımdan da bir çok Avrupa ülkesinden Türkiye öndedir. Çünkü kadınla erkeğin bir arada olmadığı bir yerde, karışık bir şekilde bir arada olmadığı bir yerde, medeniyet olmaz. Şu salonun yarısında kadınlar, diğer yarısında da erkekler oturuyor olursa, orada medeniyet olmaz. Türkiye Cumhuriyeti bunların hepsini büyük  ölçüde başarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bir Avrupa gücünün devamıdır.  Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Avrupa devleti olduğu 1856 yılında Paris Kongresi’nde tescil etmişti. Avrupa’yı şekillendiren bütün kongrelerde, olaylarda  Osmanlı Devleti dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti ve biz Türkler varız. Biz Avrupalıyız. Hep Batı’ya doğru aktık, coğrafi olarak da Batı’ya doğru aktık,  kafa  yapımız  itibariyle de Batı’ya aktık ve Avrupalılık, Avrupalı yaşam tarzı, Batılı yaşam tarzı bizim hayat tarzımızdır. Dolayısıyla, hiç kimsenin Avrupa Birliği üyeliği konusunda farklı düşünmemesi gerekmektedir. Bir idealdir,  bu ideal de mutlaka gerçekleşecektir.

 

            Cumhuriyet kurulduğu zamanki durumu, yani başlangıç noktasındaki şartları iyi anlamak lazım. Bundan 79 sene önce, yetişmiş insan gücü çok az, Osmanlı’nın son dönemlerinde meydana getirilen eğitim kurumlarının yetiştirdiği insanlar uzun süren harplerde büyük ölçüde telef olmuş. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı… Galatasaray Lisesine gidin bakın, hepsinin resimlerini göreceksiniz, Çanakkale’de şehit olanlar. Tıbbiyeliler, hepsi orada şehit olmuş. Fiziksel  alt yapı yok, kurumsal alt yapı yok. Memleketin bir yerinden bir yerine ulaşmak mümkün değil, yol yok. Hizmetler yok, fert başına düşen milli gelir yaklaşık 35 dolar civarında, 1948 fiyatlarıyla; 90’lı yıllar ortalama fiyatlarıyla 500-600 dolara tekabül ediyor, aşağı yukarı. Onun da tamamı İstanbul, İzmir gibi illerde konsantre olmuş vaziyette. İşte o günlerden bugünlere geldik. Gelinen nokta, bir tek rakamla ifade edeyim,1923 yılında 2914 tane yükseköğretim öğrencisi vardı Türkiye’de, geçtiğimiz yıl 1 milyon 700 bin yükseköğretim öğrencisi var. Yükseköğretim sistemi 500 kat büyümüş. Beşyüz , dile kolay. Fert başına milli gelirimiz, satın alma gücü kapasitesine göre 6000 dolara yükselmiş, büyük krizler yaşamışız. Bu krizleri örnek alarak oralardan ileriye ekstrapole edemeyiz. Nüfusumuz 5-6 kat artmış. Yani ekonomimiz yaklaşık 30-35 kat büyümüş, ortalama %5 kalkınma hızına tekabül ediyor,dünyanın 18. büyük ekonomisi olduk. Bir ucunda Balkanlar, bir ucunda Kafkasya, bir ucunda Orta Doğu  olan,  dünyayı   sarsan bir     çok olayların    geçmişte    ve günümüzde meydana geldiği, bu istikrarsızlık üçgeninin tam ortasındayız. Demokrasi, istikrar, medeniyet adasıdır ülkemiz. Zaman zaman kesintiye uğramış olsa da, bazı eksikleri olsa da, ki onlar abartıldığı kadar büyük değildir, Türkiye Cumhuriyeti 79 yıl boyunca demokrasiyle, halkın iradesiyle, hür basınıyla, hür üniversitesiyle yönetilmiş bir ülkedir. Bütün bunları gerçekleştirmek kolay değil; bu büyük transformasyon, ümmetten millete, tebaadan vatandaşa geçiştir. Bunları unutmamak lazım. Cumhuriyetin içeride ve dışarıda daima düşmanları olmuştur. Her zaman olmuştur. Bunu da iyi bilmemiz lazım. Kubilay’ı kesenler aydan gelmediler. Onlar da bu ülkede yaşayan insanlardı.

 

            Cumhuriyetin bu başarısında en büyük pay milli eğitim sisteminindir. Türkiye Cumhuriyeti ihraç edilebilen birincil doğal kaynaklara sahip değil, petrol,kauçuk vs. gibi. Çok büyük yardımlar da almadık, çok büyük yabancı yatırımlar da almadık. Ne yapıldıysa esas itibariyle kendi milli eğitim sistemimizden yetişen insanımızın yarattığı katma değer sayesinde oldu. Ve günümüze geldik. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu çizgisini saptırmak isteyenler geçmişte hep olmuştur, bugün de vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nde 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmış ve milli eğitim sistemi kurulmuştur.  Din adamlarımızın da bu sistemden yetişmesi öngörülmüştür. Doğru bir karardır. Ama, Tevhid-i Tedrisat Kanunu,  laik,çağdaş eğitim sisteminin yanında, neredeyse ona alternatif hale gelebilecek ikinci bir din ağırlıklı eğitim sisteminin     oluşmasını öngörmemiştir.    Bunlara müsaade edilirse     aynı Osmanlı’daki gibi olur. İki türlü sistemin yan yana oluşup, yaşamasına müsaade edilirse bunun altından kalkılmaz ve sıkıntılar doğar; nitekim doğmuştur da. Beşinci sınıftaki çocuğa, 11 yaşındaki çocuğa din adamı yetiştirilmek üzere dini eğitim vermeye başlayan hiçbir ülke yok dünyada. Din adamlarımızın eğitiminin mutlaka ve mutlaka artık yükseköğretim düzeyine çekilmesi lazım. Ve din hizmetlerinin, diyanet hizmetlerinin gerektirdiği sayıda ve nitelikte insan yetiştirilmesi lazımdır. Türkiye bunu gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti, kutlamalarına katılanların  bulunduğu insanlar ülkemizde de olsa, tabi ki molla rejimine dönüşmez. Türkiye Cumhuriyeti Vahabi bataklığında entarileriyle dolaşan insanlar dahi olsa, o bataklığa da sürüklenmez. Ama, Türkiye Cumhuriyeti’ni Büyük Atatürk’ün çizdiği yoldan saptırmak isteyenlerin olduğu bir gerçektir. Onlar olmadığı zaman başka bir şey oldurtmak isteyenler vardır. Buna da asla müsaade edilemez, asla müsaade edilemez.

 

            Sevgili gençler,

 

Bugün dünya kökten dinci bir asimetrik  savaşla karşı karşıyadır. İnsanlığa ve medeniyete karşı açılmış bir asimetrik savaş. Yani bir terör savaşıyla karşı karşıyadır. Dünya Ticaret Merkezi Kuleleri’ne , yani dostumuz ve müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri’ne yapılan saldırı bunun en bariz örneğidir. Bu asimetrik terörün finans kaynağı da, fikri yapısı da biraz önce bahsettiğim o iki bataklıktır. Bu bataklıklar,özellikle Vahabi bataklığı, Asya’da, Pakistan’da, o civarda  medreseler  adıyla bir takım  okullar açmıştır, Taliban oradan yetişmiştir. Taliban talebenin çoğulu demektir. Ben bunları gözümle gördüm. Bu ülkeden giden çocukların ne hale getirildiğini gözümle gördüm orada. Aynı kaynak Rotterdam’da İslam Üniversitesi açıyor. İslami Üniversite adı altında. Niye? Batılıların yadırgamayacağı bir şey olduğu için. Asya’da medrese, Avrupa’da İslami Üniversite. Yani Hristiyan, Katolik üniversiteleri gibi. Ama Katolik üniversitesi, millet olarak, tarihte büyük devrimler geçirmiş, evrimler geçirmiş ülkelerde. O üniversitelerde Galile’nin engizisyon karşısında hayatını kurtarmak için biat ederken, bir yandan da ayağını yere vurup inatla “Terrerum muove” dediğini öğretiyor bugün. Yani yine de dünya dönüyor dediğini öğretiyorlar. Açınız bakınız bu İslami Üniversite’nin kadrolarında kimler var, bir kısmı bu ülkeden gitmiş insanlardır, bir kısmı bu ülkede halen bulunan insanlardır.

 

            Şimdi hiçbir şey konuşmayalım, her şey güllük gülistanlık olsun. Demokrasi bu değil ki. Üniversitenin tarihten gelen bir misyonu var. Üniversite, bilimsel özgürlük, fikir özgürlüğü, akademik hürriyetin yer aldığı bir kurum. Bunun tabi ki sınırları var. Bunun sınırları ülke kanunlarıdır. Üniversitelerde kanunlara aykırı hiçbir şey yapılamaz. Ama en önemlisi sınır bilimsel sınırdır ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, üniversitelere, Türk üniversitelerine, bilimsel esaslara sadık olarak kamu oyunu, Türk milletini aydınlatma görevini asli bir görev olarak vermiştir. Bilimsel esas demek, gördüğümüzü ,     tabiatta,  toplumda      gördüğümüzü  açıkça,  kıvırtmadan milletimize, bilim dünyasına anlatmaktır; doğru olarak yorumlamaktır. Bunları kimse inkar edemez. Çağdaş kurumların, bilimsel esaslı kurumların, Cumhuriyet kurumlarının yanında, o  kurum kisvesi altında yani, bir bina düşünün fasadı, ön cephesi gayet güzel, arkada başka şeyler oluyor. Buna müsaade edilemez. Etmedik, etmemekteyiz, etmeyeceğiz. Herkes bunu böyle bilmelidir.

 

            Milli eğitim sistemimiz Türk Milletinin yaratılmasında, Türk toplumunun, ekonomik olarak da sosyal olarak da geliştirilmesinde en önemli rolü oynamıştır. Cumhuriyet öğretmenlerimizin eseridir. Dolayısıyla, milli eğitimde ne olduğu üniversiteleri çok yakından ilgilendirmektedir. Biz de milletimize hesap vermekle yükümlüyüz üniversiteler olarak. Biz aynı zamanda da milli eğitimde ne olduğunu fevkalade önemle takip etmekteyiz. Ve milletimizi aydınlatacağız sürekli olarak. Bu bizim görevimizdir. Hakkari’de bir anaokulunda ne oluyor, Tekirdağ’da bir anaokulunda ne oluyor, Muğla’da ne olduğu,Artvin’de ne olduğu,Samsun’da ne olduğu, Mersin’de ne olduğu bizi ilgilendiriyor, ilgilenmeye devam edip, konuşmaya devam edeceğiz. Bundan başka bir şey düşünülemez. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin savunucusuyuz.  Neye savunucusuyuz, bakınız sevgili gençler, bu kanun çıkana kadar ilkokulu bitiren öğrencilerimizin, yani 5 yıllık eğitim sonunda, %45’i eleniyordu gençlerimizin, ortaokula devam edeni %55. Yani nüfusumuzun yarısı bu ülkenin ilkokulda kalıyordu. Onun için iş gücümüz gelişemedi, rekabet gücümüzü onun için kaybettik. 79 yılda biz bilimsel açığımızı kapattık, Sanayi Devrimini yakaladık ve bunu kendi başımıza, bu eğitimden çıkan insanlarla yaptık. Onun için konuşmaya devam edeceğiz. Atatürk’ün yarattığı Cumhuriyetin en büyük eserleri olan üniversitelerin Türk milletine, insanlığa, bilime karşı görevidir bu. Hiç kimse bizi susturamaz. Bunu söylerken kanunlara aykırı davranalım, sokağa dökülelim  asla demiyoruz. Huzurun sükunun sağlanması için rektörlerimiz yoktan var etmişlerdir, ona devam edeceğiz. Kanunların bize verdiği görevler çerçevesinde,  kanunlar içinde kalarak, Cumhuriyet’e yönelik en ufak bir yan bakma dahi gördüğümüzde konuşacağız, konuşmaya devam edeceğiz, şahıslarımıza maliyeti ne olursa olsun. Herkes konuşacak, üniversite susacak, böyle bir şey olur mu? Kanunlar dahilinde herşey konuşulacak. Türk üniversitelerinde devlete, millete, bilime, insanlığa, medeniyete karşı  tavır aldırtmayız. Kanunların yasak ettiği hiç birşey yapmayız ve yaptırtmayız, ama gördüğümüzü de söyleriz.

 

Laiklik ilkesi Batıda genelde din ile devlet işlerinin ayrılması olarak tanımlanır. Yani, İngilizce tabiri ile separation of state and church. Çünkü bunlar birbirleriyle  geçmişte mücadele içinde olan iki kurumdur, sivil devlet ile kilise. Bu tanım genel tanım olarak bize de gelmiştir. Ama, Müslüman bir ülkede, büyük bir devrim yapmış, büyük bir dönüşümü gerçekleştirmiş bir ülkede ve bu devrim sayesinde 55 tane İslam ülkesi arasında İslamiyet’in en iyi yaşandığı ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, laikliğin ayrı bir tanımı vardır. Müslüman demokratlığın fikri mülkiyet hakkı büyük Atatürk’tedir, O’ndan sonra gelen  rahmetli İsmet Paşa’dadır. Rahmetli Adnan Menderes’tedir, rahmetli  Celal Bayar’dadır. Hiç kimse ilk defa böyle bir şey oluyor diye ortaya çıkmasın. Gayet açıktır. Bu memlekette camilerimizde ezan okunuyorsa, topraklarımız üzerinde ay yıldızlı bayrağımız dalgalanıyorsa bunu Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran o Müslüman demokratlara borçlu olduğumuzu hiçbir zaman unutmamamız lazım. Eğer onlar olmasaydı, biz belki bugün fiziksel olarak, biyolojik olarak var olabilirdik. Ama, adımız başka bir şey olurdu. Bunu hiçbir zaman unutmamız lazım.  İşte bunu bize bahşeden laikliğin esas tanımı Türkiye Cumhuriyeti’nde şer’i hukuk kurallarının yerini pozitif  hukukun almış olmasıdır. Tekrar altını çiziyorum, şer’i hukuk kurallarının yerini pozitif hukukun almış olmasıdır. İnsan aklının süzgecinden geçen hukukun almış olmasıdır, medeni dünyanın kabul ettiği hukukun almış olmasıdır. İşte bu sayede biz, medeni dünya ile yatıp kalkıyoruz. Dolayısıyla,  yüksek yargı organlarının pozitif hukuka dayanarak vermiş olduğu kararlara herkes uymak mecburiyetindedir. Biz bunu uyguladık, uygulamaya devam  edeceğiz. Tek bir kelime yöneltilmemiştir Türkiye’ye bundan dolayı. Dünyevi işler ile uhrevi işlerin birbirine karıştırılması asla savunulamaz, bunlar tamamen birbirinden ayrıdır. Milletimizin içinde her türlü düşüncede insanlar vardır, onların dini inançlarına hepimiz saygılı olmak durumundayız. Ama, onların kamu hayatına yansıtılmasına asla müsaade edilemez. Meclisimizin oluşturduğu komisyonlarda  milli eğitim camiamızda  her türlü mesleki kökenden gelen insanlar olabilir. Ama TBMM’ nin Milli Eğitim Komisyonunda dini eğitim kökeninden gelen,  bir kısmı geçmişte 8 yıllık zorunlu kesintisiz temel eğitime karşı aleni tavır koymuş insanların çoğunluk oluşturmasına kimsenin ses çıkarmaması da beklenmemelidir. Bunları konuşacağız. Bunlar üniversiteler olarak bizim görevimizdir.

 

 Sevgili gençler,

 

 Öğrenci konseyleri, siz de bunları konuşun diye kuruluyor. Hiçbir dayatma olmaksızın, özgür düşüncenizle seçme seçilme alışkanlıklarını, terbiyesini kazanabilmeniz için. Yarın öbür gün bizim bugün oturduğumuz yerlerde siz oturacaksınız. Memleketi siz yöneteceksiniz. Başbakan ve Cumhurbaşkanı sizlerden biri olacak. Konseyler eğitiminizin bir parçası olacak. Yedi seneden beri bununla uğraştım. 1985’ ten beri her kanun tasarısında bunu gündeme getirdim. Resmi gazetede yayımlanan bu yönetmelikle büyük bir adım atıldı; daha da açık seçik yasal çerçeveye oturtulup mali imkanlarla donatılması lazım. Şimdiye kadar elimizdeki imkanlarla bunu gerçekleştirdik. Sizin fikriniz, ne düşündüğünüz, bizi beğenip beğenmediğiniz bizi hiç ilgilendirmiyor, hatta bizi tenkit etmenizi istiyoruz. Ama, bilimsel özerkliğin, akademik hürriyetin dünyada geçerli olan tanımına uygun olarak, yani kanunların çizdiği sınırlar içinde, bilimsel yöntemlerin çizdiği sınırlar içinde. Ben böyle düşünüyorum, dolayısıyla doğrudur denemez. Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinde herşey okutulur,  teokratik düzen de okutulur, çoğulcu demokratik düzen de okutulur, faşist düzen de komünist düzen de okutulur. Ama bu size Türkiye Cumhuriyeti’ne darülharp deme hakkını vermez. Bunu  dediğiniz anda kapının önüne konulursunuz. Konmuştur, konmaya devam edecektir ve dünyada da böyledir. Ayrılıkçı akımlar da okutulur; ama, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını bozacak, milli birliğimizi bozacak, bilim dışı, insanlık dışı akımların propagandası terör zeminini oluşturacak şekilde okutulamaz. O biraz önce bahsettiğim bataklıklar, mollalar rejimi, Vahabilik de buralarda okutulur; ama, bunlar Türkiye Cumhuriyeti rejimini tehdit edecek duruma getirilemez, getirildiği anda kapının önüne konursunuz, İngiltere’de de konursunuz, Kanada’da da konursunuz, Japonya’da da konursunuz. Hindistan’da da, Brezilya’da da konursunuz; sınırlar bunlardır. Ülkenin kanunları, devletin temel nitelikleri ve bilimsel yöntem.

 

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, hepimizin zihinlerine kazınmıştır. Oradan silinip, sökülüp atılması mümkün değildir. Onun için ben de müsadenizle sözlerimi şöyle bitiriyorum;

 

Türk Milleti’nin bir ferdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin gururlu bir vatandaşı olarak diyorum ki; Yoksa içinde Büyük Atatürk’e karşı sonsuz sevgi, saygı, şükran ve minnetin, bırak Türküm demeyi sen insan bile değilsin.

 

Teşekkür ederim.